Turgut Uyar neden kanar?

Şiiriyle kendimize kabul ettiğimiz Turgut Uyar, Derviş Aydın Akkoç’un gerçekten büyük çabası -ve belki de cesaretiyle- dört çocuğunun tanıklığı ile başka patikalardan ve ormanlık sırtlardan bize dönüyor.

Elimizde bir Turgut Uyar kitabı tutuyoruz şimdi.

Devamını oku

“Burjuva denen insan türü paranın en yüce erdem, kişioğlunun görevi olduğunu açık açık söyler.” Dostoyevski

(…) Pazarlık etmeyi çok seviyor Parisli. Ne var ki pazarlık ederken de, dükkânında sizi soyup soğana çevirirken de çıkar için değil, -eskiden öyleymiş oysa- erdeminden, kutsal bir gereksiniminden yapıyor bunu. Dünyalık biriktirmek, elden geldiğince çok mal sahibi olmak… Günümüzde Parislinin kitabında ahlâk kurallarının oturtulduğu temeller bunlardır. Aslında eskiden de böyleydi ama, şimdi, günümüzde -nasıl söylemeli- ulu bir kutsallık havası vardır bunda. Eskiden sayıları az da olsa, paradan başka birkaç şeyin daha önemi vardı, öyle ki, parasız ama bazı özellikleri olan bir insan da çevresinde saygı görebilirdi.

Devamını oku

Niçin ülkede yoksulluk olmadığına inandırmaya çalışıyor herkesi? Dostoyevski

(…) Niçin yoksulların hepsini bir yere tıktı da, ülkede yoksulluk olmadığına inandırmaya çalışıyor herkesi? Niçin beylik edebiyatla yetiniyor? Dergilerinin parayla satın alınmış olmadıklarına kendini inandırmayı niçin öylesine çok istiyor? Gizli polise böylesine çok para harcanmasına niçin göz yumuyor? Meksika’ya düzenlenen bilim gezisine karşı bir sözcük söyleme yürekliliğini niçin gösteremiyor? Tiyatro oyunlarında kocalar niçin hep soylu, varlıklı oluyor da, karılarının sevgilileri öylesine baldırıçıplak, yersiz yurtsuz, kimsesiz?

Devamını oku

“Kürsüye çıkıp durgun, inandırıcı bir sesle dinsel öğütler vermeye, göbek bağlamaya, yalnızca zenginler için yaşamaya hakları olduğundan en ufak bir kuşkusu yoktur hiçbirinin. Zenginlerin, varlıklıların dinidir onlarınki…” F. Dostoyevski

(…) İngiliz papazlar ilgilenmiyorlar yoksullarla. Onları kiliselere bile almıyorlar. Oturacakları kanepenin kirasını verecek paralan yoktur çünkü. Nikâh kıymak hayli pahalıya patladığı için işçilerin -genelde yoksulların tümünün- evlilikleri yasadışıdır. Sırası gelmişken söyleyeyim: Kocaların büyük çoğunluğu kanlarını çok kötü dövüyorlar. Sakat bırakıyorlar onları. Ateşte iyice kızdırdıklan ocak demirleriyle oralarını buralarını dağlıyorlar. Ocak demirini kullanmayan koca pek azdır. Gazetelere geçen yaralanmayla ya da ölümle sonuçlanmış aile kavgalarında ocak demiri sözcüğüne sık rastlanıyor. Çocuklar daha büyümeden ayrılıyorlar evden.

Devamını oku

Turgut Uyar ile Mario Levi tanışması “Benim için Zeus gibi bir insan”

Mario Levi

– Evet, babamla arası iyiydi, görüşürlerdi. Mario Levi’nin babamla tanışma hikâyesi de çok hoştur. Mario Levi üniversitede ya da lisede okurken, babamın kitaplarını çok okuyormuş, çok da seviyormuş. Tanışmak istiyormuş ama “benim için Zeus gibi bir insan,” diye düşünüyormuş. Bir gün kafenin birinde otururken bir arkadaşı gelmiş yanma ve “Haydi kalk, seni bir yere götüreceğim,” demiş. “Nereye?” diye sormuş Mario Levi, arkadaşı da “Turgut Uyar’a gidiyoruz,” demiş ama bizimki inanmamış, “Hadi canım sen de,” diyerek terslemiş.

Devamını oku

Dostoyevski’nin çocuğunu kaybedişi. “Onu bir daha hiç görmeyeceğimi düşünemiyorum.”

Şubatta, sabırsızlıkla beklenen şey oldu: Dostoyevski’nin ilk çocuğu doğdu. Madam Snitkina, Petersburg’dan gelmek niyetindeydi ama hastalığı bunu engelledi. Anna’nın ilk sancılan başladığında, kocası güçlü bir sara nöbetinin etkisiyle uyuyor, kendisinden geçmiş bir halde yatıyordu; Anna onu kaldırmaya cesaret edemedi. Evde yarı-budala bir hizmetçiden başka kimse yoktu ve Anna bütün gece yalnız başına acı çekti. Sabahleyin Dostoyevski uyandı ve çılgın bir halde ebeye koştu, ebe de, mesleğinin soğukkanlılığıyla, çok erken çağrıldığını söyledi.

Devamını oku

Kadınlığın görünmez acıları – Elif Kutlu

Gaye Boralıoğlu Mübarek Kadınlar’da, kendilerine biçilen rollerden rahatsızlık duyup bu rollerin ötesine geçmek için didinen, varoluşunun ancak yanındaki erkek aracılığıyla kurulmasına baş kaldıran kadınların hikayelerini, gizleneni görünmezlik kılıfından sıyırarak anlatıyor.

Her gün yanından geçseniz bile ancak dokunduğunuzda sırrını veren şeyler vardır. Arabesk bir parçanın kanırtan acısı gibi değildir verilen bu sır; daha içten ve derinden olmasına rağmen hasıraltı edilen, çoğu zaman fark edilmeyen ya da fark edilemeyecek kadar sessiz yaşanan, kıyıda köşede kalmaya mahkum edilmiş hikayelerdir çoğunlukla. Bir de “kadın olmak” varsa işin içinde, zorluklar iyice çetrefilli bir hal alır. Üstüne üstlük acılar on kat, belki yüz kat daha görünmez olur. Patriarkal motivasyonla “kadınlığın fıtratında” olduğu varsayılan acılar, varoluşsal ya da toplumsal birer mücadeleye dönüşüp, o kadınları derdi dinlenesi “mübarek” kadınlar haline getirir.

Devamını oku

Dr. Jekyll ve Bay Hyde’in Tuhaf Hikayesi – Robert Louis Stevenson

“İki adam birden olan bir adam hakkında yazmak istiyorum.”
DR JEKYLL
Robert Louis Stevenson’ın aynı anda hem halim selim bir doktor, hem de acımasız bir katil olan kahramanının hikâyesi yüz yılı aşkın bir süredir okunuyor, taklit ediliyor ve rüyalara giriyor. Stevenson’ın da gördüğü bir rüyadan hareketle birkaç hafta içinde kaleme aldığı, iki farklı ruhu aynı bedende yaşatmanın acı ve çelişkileri hakkındaki bu büyük klasiği, yepyeni bir çeviriyle sunuyoruz. Dr. Jekyll ve Bay Hyde, Vladimir Nabokov’un sonsözü ve Stevenson’ın kitabın ilhamını veren rüyasını anlattığı yazısıyla beraber, büyük bir edebiyat dersine dönüşüyor.

Devamını oku

Mehmet Atlı ile ‘Hepsi Diyarbakır: Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği’ isimli kitabına dair söyleşi

Bugüne kadar şarkılarından ve güzel sesinden tanıdığımız Mehmet Atlı’nın ‘Hepsi Diyarbakır: Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği’ isimli kitabı geçen ay İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, şehrin çeşitli bölgelerinin mimari tarihine farklı açılardan bakışı merkeze alan makalelerden oluşuyor. Atlı’yla kitabını ve kitabından yola çıkarak Diyarbakır’ın tarihini ve bugününü konuştuk.

Bu kitap nasıl ortaya çıktı? Bundan sonra ne gibi tasarılar var aklınızda?

Devamını oku

Başlarken Yalnızsın, Bitirdiğinde Daha da Yalnız – Hasan Ali Toptaş

-“Dili kötü kullanan bir yazar yerilmeli ama iyi kullanan övülmemeli. Dili iyi kullanmak yeter şarttır çünkü.”
-“Kendimi herhangi bir yere ait hissetmiyorum. Ne bir şehre, ne bir ülkeye, ne de dünyaya.”
-“Çocukluğunun elinden tutmayan kişi hiçbir yere gidemez.”

Az konuşan, konuşmamayı tercih eden, kendini yeryüzüne susmaya gelenlerden sayan bir yazarın söyleşileri. Hasan Ali Toptaş, şeytanın dürtmesiyle romana başlamasını, taşra kasabalarını, sinema salonuna kaçak giren çocukları, saklı hikâyeleri, türlü kederleri, onulmaz hüzünleri, kıpır kıpır hatıraları anlatıyor.

Devamını oku

Üç Novella – Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Murat Belge’nin dizi yayın yönetmenliğinde, Ergin Altay çevirisi,Joseph Frank’in önsözü ve Andrew M. Drozd’un sonsözüyle.Yazar ve dönem kronolojisiyle.

Kızını zengin ve yaşlı bir prensle evlendirmeye çalışan hesapçı bir annenin oynadığı oyunları konu alan Amcanın Rüyası’nda Dostoyevski’nin güçlü mizah anlayışına; yalnız bir adamın kilisede gördüğü genç kadına duyduğu takıntılı aşkın anlatıldığı Ev Sahibesi’nde, genç bir kadınla yanındaki ihtiyarın anlaşılmaz ilişkisine; aynı kadını seven ve yıllar sonra karşılaşan iki erkek arasındaki ilişkiyi anlatan Ebedi Koca’da ise, eski sırların gün yüzüne çıkmasıyla alt üst olan hayatlara tanıklık ediyoruz.

Devamını oku

Osmanlı Melekleri (Futbol Tarihimizin Kadim Devreleri Türkiye Futbol Tarihi – Birinci Cilt) – Mehmet Yüce

“İzmir ve İstanbul arasındaki futbol maçıyla gayrete gelen Reşad Bey isimli bir Türk genci, kendi arkadaşlarının yanı sıra bazı Rum ve Ermenilerin de katılmasıyla bir kulüp kurmuş ve idmanlara başlamıştı. Birkaç gün önce, gece yarısı evine gelen polis onu Üsküdar’a götürüp kulüp ve futbol oyunu hakkında uzun bir süre sorguya çekti. Türkçe’de top kelimesi aynı zamanda bir silah anlamına geldiğinden işler büsbütün karıştı. Yetkililer büyük bir komployla karşı karşıya bulunduklarına ve kulübün aslında gizli bir örgüt olduğuna inanmıştı.

Devamını oku

Yakanlar çetesi ? Hüseyin Bul

Kemal Varol bir şair, roman yazarı ve öğretmen. 2014 İzmir öykü günlerinde karşılaştığımızda isminin önünde bunlar vardı. Edebiyattaki başarısından sonra başka maharetlerle karşımıza çıkarsa hiç şaşırmam. Zaten edebiyatın insana kattıklarının en başında naiflik ve saygı vardır dersem yanılmış olmam, sadece eksik söylemiş olurum. Kemal Varol?un yeni kitabı iletişim yayınlarından çıkan Haw romanı daha isminden bile insanı çeken, çağıran baskısı düzgün bir kitap.

Devamını oku

Yazıcı Bartleby – Herman Melville

Amerikan edebiyatının en saygın yazarlarından Herman Melville’den, varoluşçuluk, absürdizmin ve modernizmin başyapıtlarından biri kabul edilen bir Wall Street öyküsü. Avukat anlatıcımız, 19. yüzyıl New Yorku’nda, Wall Street’teki hukuk bürosuna üçüncü bir yazıcı olarak Bartleby adında kasvetli gözüken, ama çalışkan bir genci alır. Fakat yazıcının giderek artan kayıtsız davranışları, çok geçmeden yaşlı adamı huzursuz etmeye başlar. Bartleby’nin etrafındaki hengâmeye, iş hayatına ve hızla yerleşmekte olan bir meslek geleneğine aykırı olan tarafı, bir şey yapmamayı tercih etmesidir.

Devamını oku

Karadeniz’deki klişeler imparotorluğu yıkılıyor

Uğur Biryol yeni kitabı ?Karadeniz’in Kaybolan Kimliği?nde birçok boyutuyla, Karadeniz’in yitik çehrelerinin izini sürüyor. Popüler kültürün dayattığı klişelerle boğulan ve resmi tarihin üzerini örttüğü Karadeniz’in gerçek hikayelerini anlatmayı deniyor. Çünkü bu coğrafyanın tarihinde acısıyla tatlısıyla çok şey yattığını söylüyor.

Karadenizli’yle Laz’ı aynı şey saymak, Karadenizliler hakkındaki klişelerin ve yanılgıların en bilineni. Karadenizli klişesinin üzerini örttüğü, Karadeniz’in resmî tarihinin unutturduğu daha neler var? Lazlar ve Hemşinliler, etno-kültürel ve dinsel kimlik krizleri, çok kültürlülüğün mirası,

Devamını oku

Hayalname?nin Gizemi

?Dünya hayatı bir yanılsamadır, rüyadır. Zaman anca burada işler. Bu hayata özgü olan zamanı yitirmeden, yani vaden dolmadan, rüyadan uyanmalısın.?
Genç Yazar Harun Candan?ın yazdığı Hayalname, İletişim Yayınlarından çıktı. Kitabının son sayfalarında yer alan bu alıntı aslında bir son değil, yeni bir başlangıç idi rüyadan uyananlar için. Sanıldığı gibi basit değildi rüyalar; sadece bir kesitini anımsadığımız, çoğu zaman onu dahi hatırlamadığımız rüyalarda aynı anda kaç hayatı yaşıyoruzdur sizce? Gündelik yaşantımızda aldığımız kararlar,

Devamını oku

Deliduman, gönülçelen bir genç

Emrah Serbes?in son romanı ?Deliduman? bu yazın en güzel sürprizi oldu. Kendine has dili ve kurgusu ile Deliduman?ı okurken öylesine büyük keyif alıyoruz ki romanın kahramanı Çağlar İyice hep anlatsın, biz de hep okuyalım istiyoruz.
Öyle çok sevilir ki Çiğdem?
Çağlar 17 yaşında, Kıyıdere?de annesi, kız kardeşi ve dayısı ile yaşayan bir lise öğrencisi. En yakın arkadaşı Mikrop Cengiz?le içtikleri su ayrı gitmez. Hayatta en çok kız kardeşini sever, öyle çok sever ki, kız kardeşi Çiğdem onun gözünde kusursuz bir kızdır; çok güzeldir, çok başarılıdır,

Devamını oku

Kürt coğrafyasında ulus-devlet denemeleri

Ercan Çağlayan, Muş Alparslan Üniversitesi?nde öğretim üyesi. Doktora tezinin genişletilmiş hali Cumhuriyet?in Diyarbakır?da Kimlik İnşası (1923-1950) adıyla İletişim Yayınları tarafından kitaplaştı. Çağlayan, bu kitapta tek parti rejimi döneminde Genç Cumhuriyet?in Diyarbakır şehrine yönelik politikaları, icraatları ve yaptırımlarını inceliyor. Kitabın en önemli kısmı, arşiv ve literatür taramasından çıkan verilerin detaylı aktarımına dayanıyor. Yazar açısından Diyarbakır kendine has bir kimliğe sahip; bu kimliğe göre Diyarbakır çokkültürlü bir imparatorluk şehridir,

Devamını oku

Ağzı bozuk, kafası atık bir roman: Deliduman

Güncel, yani içinden geçmeyi sürdürdüğümüz, henüz ?dün? olmamış, olsa da eski bir şeye bakar gibi bakmayı henüz beceremediğimiz bir şeyin romanını yazmak, ya da böylesi ?sanatsal? bir çabayı bir kenara koy, o mesele hakkında sadece adamakıllı bir çıkarım bile yapmak, bunu yapan için de, onun yaptığına ?seyirci? olan için de pek kolay bir iş değil. Toplumu iki ucundan tutup hallaç pamuğu gibi atan,

Devamını oku

Bohemler sanayileşirse…

Ali Artun’un “Kültür İşçileri ve Prekarite” alt başlığını taşıyan kitabı, insanlığın ilk dönemlerinden itibaren var olan sanat ile emek, sanat ile sanayi arasındaki karşıtlıkları ve her iki kavramın da işlevsel farklılıklarını tarihsel tartışmalar ışığında ortaya koyarak ilerliyor.

?Aslında sanat ve emek birbirine karşıt şeyler. Emek, amaçlı, yararlı, işlevsel, bilinçli ve akla dayalı bir iş; oysa sanat tam aksine,

Devamını oku

Cezaevi kontör yükleme