Kategori: Felsefe

Sokrates “kendini aldatanların en akıllısı” – Nietzsche

Nietzsche için Sokrates ve Yaşam Nietzsche için sokrates‟in esaslı suçu şuydu: yaşamı aşağılamak ve onu değersiz bulmak. Nietzsche‟nin tüm felsefesini yaşamı onaylamak, yaşama evet demek üstüne kurduğu düşünülecek olursa sokrates‟in suçunun büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir. “yaşam hakkında, tüm zamanlarda en bilgeler hep aynı yargıya varmışlardır: değmez… Her zaman ve her yerde aynı ses duyulmuştur ağızlardan,

okumak için tıklayınız

Güneş Ülkesi – Felsefi Devlet Modeli, Thoma Campanella ‘Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden / Neden gelmesin ki yeniden?’

Thoma Campanella, Güneş Ülkesi (Civitas Solis) – Felsefi Devlet Modeli (Idea Reipublicae Philosophicae) adlı kitabını ilkin İtalyanca olarak 1602 yılında kaleme alır. Daha sonra eserin daha geniş kitlelere ulaşması amacıyla 1613 yılında Latince olarak yeniden yazar. Avrupa 16. yüzyılın başında, 30 yıl süren köylü ayaklanmalarıyla çalkalandı durdu. 13. ve 14. yüzyılların başkaldırılarını, 15. ve 16.

okumak için tıklayınız

İnsanlar her gün enerji tarihindeki en önemli icatla karşı karşıya geldiler ama bunu fark edemediler

Bu uzun bin yıllar boyunca, insanlar her gün enerji tarihindeki en önemli icatla karşı karşıya geldiler ama bunu fark edemediler. Ne zaman bir ev kadını veya hizmetkar çay yapmak için su kaynatsa veya ocağa bir tencere patates koysa bunu görebiliyorlardı. Su kaynadığında kabın veya tencerenin kapağı fırlıyor, yani ısı harekete dönüşmüş oluyordu. Fırlayan kapaklar insanlar

okumak için tıklayınız

Çelişkiden niçin totolojiden daha fazla korkulur? Ludwig Wittgenstein

(“) 687. Çelişki, bir felaket gibi değil, oradan sonra yola devam edemeyeceğimizi gösteren bir duvar gibi görülmelidir. 688. “Çelişkiden sakınmak için ne yapmamız gerekir?” diye sormaktan çok, “Bir çelişkiye ulaşmışsak ne yapmalıyız?” diye sormak isterim. 689. Çelişkiden niçin totolojiden daha fazla korkulur? (“) 693. Sonsuz gerilemeye yol açan akıl yürütme, “bu şekilde amaca asla ulaşamayacağımız

okumak için tıklayınız

Görünmez Ordular: salgınlar ve bulaşıcı hastalıklar

Kıtlıktan sonra insanlığın ikinci en büyük düşmanı salgınlar ve bulaşıcı hastalıklardı. Tüccar, memur ve seyyahların aralıksız akınlarıyla birbirine bağlanan şehirler her ne kadar medeniyetlerin beşiği olsa da, aynı zamanda hastalıkların üremesi için de en uygun ortamı oluşturuyordu. Antik dönemde Atina’da ya da ortaçağ Floransa’sında yaşayanlar, hayatlarını her an hastalanıp bir sonraki hafta ölebileceklerini düşünerek ya

okumak için tıklayınız

Yaralarım Benden Önce de Vardı… Ulus Baker

Metafiziği altetmek, demişti Heidegger, imkânsız! O, basit bir felsefi eğitim yöntemi değildir. Sanki birilerinin fikrini, kanaatini reddediyormuş gibi onu silip atamazsınız. Nietzsche’nin “hakikat sorunu” konusunda vurguladığı gibi, Dünya’nın Batısında yaşayan bir insan türü “metafizik” olmadan değil düşünmek, yaşayamaz bile. Bilginin “bir şeyleri bilmesi” modern metafizik varlıkbiliminin temelini atan Descartes’tan beri, Batı düşüncesinde neredeyse Varlığın tanımının

okumak için tıklayınız

Fragmanlar – Thales

Thales: Yunan matematikçi, filozof, astronom. Batı Anadolu’daki Miletos’ta yaşamış olan Thales, her şeyin kaynağının su olduğunu söylemiş, var oluşu mitolojiye değil, doğadaki bir unsura dayandırmasıyla sadece felsefenin değil, doğa araştırmalarının ve bilimin de öncüsü olmuştur. Antikçağ felsefe ve düşünce tarihinin önemli figürleri sayılan Yedi Bilge’den biridir. Gökbilim ve mühendislik alanındaki çalışmalarıyla dikkat çeken Thales, yaşadığı

okumak için tıklayınız

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’in yazarı La Boétie’ye göre iki çeşit toplum vardır:

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’in yazarı La Boétie’ye göre iki çeşit toplum vardır. İnsan ilişkileri birinde komplo üzerine, diğerinde ise dostluk üzerine kurulmuştur. İlkinde insanlar suç ortaklarıdır, birbirlerinden çekinirler; ikincisinde arkadaştırlar, birbirlerini severler. “Hiçbir arkadaşı olmayan” tiran, “dostluk sınırlarının ötesinde” (s. 59) bulunduğuna göre, hükmetme olgusu dostluğu, arkadaşlığı dışlamaktadır. Bir siyasal toplumda, hükmetmenin bütün toplumsal alanlara

okumak için tıklayınız

YABANCI’NIN (1942) İLK CÜMLESİ ölüm temasını katı bir gerçeklikle ortaya koyar

YABANCI’NIN (1942) İLK CÜMLESİ ölüm temasını katı bir gerçeklikle ortaya koyar: “Aujourd’hui, maman est morte” (“Bugün annem öldü”). Burada zamansal dolaysızlık ve olayın sıradanlığı vurgulanır. “Belki de dün öldü,” diye devam eden ve annenin durumu hakkında şüphe uyandıran diğer cümle ölümü daha da sıradanlaştırır. Romanın ilk sahnesinde, huzur evinde uyanışını, kafile hâlinde mezarlığa yürüyüşünü ve

okumak için tıklayınız

Yapay Sanat – Cihan Dağbakan

Sanat her döneminde insan zihninin kılavuzluğuna ihtiyaç duymuştur. Günümüzde ise bu kılavuzluğu yapay zekâ üstlenmeye başlamıştır. Bu yüzden buradan çıkacak sonuç kaçınılmaz bir yapay sanattır. Öyle ki sanatçısı olmayan eserler kör, eserleri olamayan sanatçılar ise boştur. Sanat edimi yüzyıllardır süregelen bedensel ve tinsel bir aktivitedir. Nitekim Antik Yunan’da buna rastlamak mümkündü. O dönemde filozofların ‘‘sanat

okumak için tıklayınız

Nuri Bilgen Ceylan: Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz.

“Mütevazılık falan hiçbir zaman gerçek bir üst değer olamamıştır bizde. Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz. Kültürün bütün elemanları insanları şişinmeye, öğünmeye, defolarını gizlemeye itiyor. Bu da çok ağır bir yük taşımamıza neden oluyor. Gizlenecek şeyler devamlı birikiyor. İtiraf kültürü gelişse, bunları söylediğimiz zaman takdir görebileceğimizi düşünsek bunları açığa çıkaracağız. Yükten

okumak için tıklayınız

Yücel Kayıran, “Eğlencenin felsefesi”

Kafka’ya göre yazar, sürekli olarak kendine ağlayan kişidir. Dışarıyı, dünyayı değil, kendini mesken tutar. Yaşamak için, der, kendinden zevk almaktan vazgeçmek gerekir. Yazar, kendinden zevk almaktan vazgeçemez. Üzerindeki ve yüzündeki sis bulutu, yaşamamış olmanın derin pişmanlığından olmadır. Yazar, ona göre, insanlık adına acı çeken kişidir. Hem homo doloris hem homo delectionis. Homo doloris, acı çeken

okumak için tıklayınız

Spinoza Tanrı’nın varlığını kabul ya da inkâr etmeye basit bir şekilde razı olmaz

Spinoza Tanrı’nın varlığını kabul ya da inkâr etmeye basit bir şekilde razı olmaz. O müthiş çözümleme kudretini bu meseleye yöneltir ve aşağıdaki sonuca varır. Tanrı’yı kendi kendisinin nedeni olan, vücuda gelmek için başka bir şeye gerek duymayan diye tanımlanan “töz” ile eşit tutar. Bu yüzden sadece Tanrı tamamen özgürdür çünkü nedensizdir, kalan diğer her şey

okumak için tıklayınız

Felsefenin “Gerçek nedir?” ve “Doğru nedir?” sorularına olan tarihsel takıntısı

Felsefenin “Gerçek nedir?” ve “Doğru nedir?” sorularına olan tarihsel takıntısı, bazı yorumcular tarafından dikkati başka yöne çekmeye yönelik bir hile olarak görülür. Jean Baudrillard şu an içinde yaşadığımız medya-doygunu dünyada “gerçeklik’in hiç bir anlamı olmadığını ifade etti. Hipergerçek bir evrende bir şey ancak sonsuz sayıda yeniden üretilebiliyorsa gerçektir ve elektronik olarak paylaşılamayan bir şey de

okumak için tıklayınız

Nietzsche: Neden böyle yumuşak, bu kadar uysalsınız, neden her şeye bu kadar razısınız?

“Neden bu kadar sertsin?” — demişti bir zamanlar alelade kömür elmasa; “Oysa biz yakın akraba değil miyiz?” — Neden bu kadar yumuşaksınız? — diye soruyorum ben size, ey kardeşlerim: yoksa — kardeşlerim değil misiniz? Neden böyle yumuşak, bu kadar uysalsınız, neden her şeye bu kadar razısınız? Neden bu kadar çok inkar ve reddediş var yüreklerinizde?

okumak için tıklayınız

Friedrich Nietzsche’de Efendi ve Köle Ahlakı

Ahlaki inançların tarihsel köklerini, moral kavram ve fikirlerin kökenlerini ortaya çıkarma anlamında jeneolojik bir etkinlik içine giren Nietzsche, bizi, biri “efendi ahlakı”, diğeri ise “köle ahlakı” olmak üzere iki karşıt ahlaka götürür. Başka bir deyişle o, antropolojik bir yaklaşım benimseyerek insanların güçlüler ve zayıflar olarak ikiye ayrıldıklarını, bu insanlar arasındaki ilişkilerin temelinde de ahlaki unsurlar

okumak için tıklayınız

Yoksulluktan, pislikten ve sefil bir huzurdan ibaret değil mi ki ruhunuz? Friedrich Nietzsche

Bir zamanlar ruh aşağılayarak bakıyordu bedene: ve o zamanlar bu aşağılama yücelerin yücesiydi: bedenin zayıf, iğrenç, açlıktan ölmek üzere olmasını isterdi ruh. Böylece bedenden ve yeryüzünden kurtulabileceğini düşünürdü. Ah, bu ruhun kendisi de hâlâ çok zayıf, iğrenç ve açlıktan ölmek üzereydi acımasızlık da bu ruhun şehvetiydi! Oysa siz de kardeşlerim söyleyin bana: bedeniniz ruhunuz için

okumak için tıklayınız

Sorgulanan Modernlik: Heidegger ve Cogito

III. BÖLÜM Günümüzde Modernliğe yönelik eleştiriler arasında post-modernizm yönelimli olanlar, öncüllerini modernizmin en güçlü felsefi yapıbozumunu (déconstruction) yapmış olan Heidegger’de bulmakta. Heidegger’e göre, Modernlik, “dünya görüşleri” ve onlarla sıkı bir ilişki içinde olan totaliter uygulamalar dönemidir. Ne Antik Yunan’da ne de hatta Ortaçağ’da dünya, hiçbir zaman bir özne olan insan tarafından tasarımlanan bir imge olmamıştı.

okumak için tıklayınız

Kartezyen Dünya Tasarımı

II. BÖLÜM Descartes, bütün 17. yüzyıl felsefesine damgasını vurmuş olan bir filozoftur. Hatta bütün bu yüzyıl kartezyen olarak nitelendirilir: En azından, herkes ya Descartesçı ya da Descartes’a karşıdır. Descartes, bütün felsefesini “açık ve seçik” idelere dayanarak kurmak istediği halde onun düşüncesinin üç boyutunu oluşturan yöntem, metafizik ve fizik başlı başına büyük tartışmalara konu olmuştur. Bu

okumak için tıklayınız

Hegel’de “Sanatın Ölümü” Üzerine Bir Deneme

Hegel söylemi “tarihin sonu” başlığı altında pek çok şeyin sonundan, tükenişinden, ölümünden söz eder. Sanat da bunlardan biridir. Sanat, Hegel için insanlığın geçmişine ait bir şeydir. Sanat türlerini mimarlıktan başlayıp heykel, resim, müzik ve şiirden geçerek nesre ulaşan ve giderek maddesel olandan, duyumlanabilir olandan uzaklaşan bir biçimde sınıflandıran Hegel, çağının tipik sanat türünün roman olduğunu

okumak için tıklayınız