Cezalandırmak mı, İyileşmek mi? Modern Dünyanın “Karanlık” Adaletine Onarıcı Bir Balta!

Hepimiz aynı gemideyiz ama bazılarımız sürekli gemiden aşağı atılıyor. Sosyal medya linçleri, bitmek bilmeyen “iptal” (cancel) listeleri ve hataları birer infaz gerekçesine dönüştüren o buz gibi sistem… Peki, birini toplumun dışına itmek gerçekten adaleti sağlıyor mu, yoksa sadece yeni yaralar mı açıyor? Dönüştürücü Adalet (Transformative Justice), bugün her zamankinden daha

okumak için tıklayınız

Kapitalizmin “Ucuzluk” Tuzağı: Sistemi Yeniden Düşünmek

Dünya ekonomisi son 700 yıldır tek bir sistemin hakimiyeti altında: Kapitalizm. Ancak bu sistem sadece parayla değil; hayatın en temel unsurlarını “ucuzlatma” becerisiyle ayakta kalıyor. Akademisyen ve aktivist Raj Patel, Jason W. Moore ile birlikte kaleme aldığı Yedi Ucuz Şey Üzerinden Dünya Tarihi kitabında, kapitalizmin krizlerini nasıl bu “ucuzlatma” süreciyle

okumak için tıklayınız

Tolstoy’a Göre Tarihin Akışını Kim Belirler: Büyük Liderler mi, Halkın Kolektif Hareketi mi?

Bu çalışma, Lev Tolstoy’un tarih anlayışını merkeze alarak tarihin akışını belirleyen gücün bireysel liderler mi yoksa halkın kolektif eylemleri mi olduğu sorusunu tartışmaktadır. Özellikle Savaş ve Barış romanı üzerinden geliştirilen analizde Tolstoy’un “büyük adam” teorisine karşı çıkışı, nedensellik anlayışı ve tarihsel zorunluluk kavrayışı ele alınmaktadır. Tolstoy’a göre tarih, birkaç seçkin figürün iradesiyle

okumak için tıklayınız

Trigant Burrow ve Demokratik Psikiyatri

Trigant Burrow (1875-1950), klasik psikiyatrinin “otoriter” yapısını yıkarak psikoterapiyi halka ve topluluğa indiren en radikal öncülerden biridir. Onun çalışmaları, hastayı sadece bir “vaka” olarak görmekten çıkarıp, toplumsal bir bütünün parçası olarak ele alan Grup Analizi (Group Analysis) disiplininin temelini atmıştır. Burrow’un halk ve topluluk için yaptığı devrim niteliğindeki çalışmalar şunlardır:

okumak için tıklayınız

Hak ve HalkTemelli Psikoterapi Uygulamaları

Dünya genelinde psikiyatri ve klinik uygulamalar, son yıllarda “hastadan danışana”, “hastalıktan iyileşmeye” ve “vesayetten özerkliğe” doğru büyük bir paradigma değişimi yaşıyor. Bu değişim, hastaların haklarını ve deneyimlerini merkeze alan, halka açık ve erişilebilir hak temelli psikoterapi modellerinin doğmasını sağladı. Dünyadan, hasta deneyimlerini ve haklarını temel alan en çarpıcı uygulama örnekleri

okumak için tıklayınız

R. D. Laing ve Uygulamaları

R.D. Laing’in (Ronald David Laing) uygulamaları değerlendirildiğinde, kendisinin bu kitapta savunulan “ilerici psikanaliz” vizyonunun en radikal temsilcilerinden biri olduğu görülebilir. 1. “Tıbbi Model” ve Hiyerarşinin Reddi Amerikan tıbbının ve psikanalizin 1950’lerde “tedavi eden” (cure) maskülen/bilimsel bir otorite figürüne dönüştüğü ve “bakım veren” (care) insani yönü dışladığı eleştirisi yapılır,. 2. Şizofreniye

okumak için tıklayınız

Sadece Dinlemek Yetmez: “Tanıklık Eden” Psikanaliz ve Kamusal Sorumluluk

Psikanalizi düşündüğümüzde aklımıza genellikle dış dünyadan yalıtılmış, sessiz bir oda ve bireyin çocukluğuna dair derin kazılar gelir. Ancak 2000’li yıllarla birlikte dünya; ekonomik krizler, zorunlu göçler, savaşlar ve pandemi gibi kolektif travmalarla sarsılırken, psikanaliz de kendi kabuğunu kırmak zorunda kaldı. Artık soru şu: Dışarıda dünya yanarken, içeride analist ne kadar

okumak için tıklayınız

Eğitimde Devrim: NYU Post-Doktora Modeli ve Psikanalizin Demokratikleşmesi

Psikanaliz tarihine baktığımızda, genellikle “bölünmelerle” dolu bir harita görürüz. Freud Adler’i aforoz eder, Jung kendi yoluna gider, Kleincılar ve Freudçular birbirine girer… Her enstitü, kendi doğrusunu “tek hakikat” olarak dayatır ve diğerlerini “saf olmayan” sapkınlıklar olarak görür. Ancak New York Üniversitesi (NYU) Psikanaliz ve Psikoterapi Post-Doktora Programı, bu parçalı tarihe

okumak için tıklayınız

Beyaz Perdenin Sonu: İlişkisel Psikanaliz ve “İki Kişilik” Bir Devrim

Klasik bir psikanaliz sahnesi düşünün: Hasta divanda yatıyor, analist ise arkasında, görünmez bir otorite gibi oturuyor. Analist sessiz, yorumları “mutlak doğru” ve kendisi adeta üzerine hiçbir şeyin yapışmadığı “beyaz bir perde”. Hasta yansıtıyor, doktor analiz ediyor. Yıllarca “altın standart” kabul edilen bu “doktor-hasta” hiyerarşisi, 1980’lerde büyük bir sarsıntı geçirdi. Bu

okumak için tıklayınız

Divandaki Devrim: Psikanalizde Cinsiyet, Beden ve Farklılıkların Gündemi

Psikanaliz tarihini düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Muhtemelen Viktorya döneminin katı ahlak kuralları, “penis hasedi” çeken kadınlar veya eşcinselliği bir “gelişimsel sapma” olarak gören ciddi, beyaz, yaşlı adamlar. Uzun yıllar boyunca psikanaliz, ne yazık ki ataerkil ve homofobik statükonun bekçiliğini yaptı. Ancak 1960’lar ve 70’lerde esen özgürlük rüzgarları (kadın hareketleri, Stonewall

okumak için tıklayınız

Duvarları Yıkmak: Paul Wachtel, Bütünleştirici Terapi ve “İlerici Psikanaliz”

Psikanaliz tarihi boyunca sık sık şu ayrımları duymuşuzdur: “Psikanaliz derinlemesine çalışır, davranışçı terapiler yüzeyseldir”, “Analiz iç dünyayı değiştirir, sosyal hizmet dış dünyayı düzenler”, “Terapist tarafsızdır, aktivist değildir.” Ancak modern psikanalizin en önemli isimlerinden Paul Wachtel, bu katı duvarların hepsini yıkarak sahneye çıkıyor. Wachtel, psikanalizin hayatta kalması ve halkın gerçek ihtiyaçlarına

okumak için tıklayınız

Kuralları Yıkmak: Kurt Eissler, Asi Gençler ve “Parametre” Devrimi

Psikanaliz tarihinin en ilginç ironilerinden biri şudur: Psikanaliz camiasında “Ortodoks Psikanalizin Papası” olarak bilinen, Freud’un tekniklerine en sadık ve en katı isimlerden biri olan Kurt Eissler, aynı zamanda psikanalizin kurallarını en radikal şekilde esneten kavramın, **”Parametre”**nin de mucididir. Bu yazıda, psikanalizin sadece divana uzanan “uyumlu” yetişkinler için değil; sokaklarda yaşayan,

okumak için tıklayınız

Sokağın Psikanalisti: Sandor Ferenczi ve “Sosyal Nevroz” Devrimi

1919 Budapeşte’sinde kısa bir an için parlayan, psikanalizin en radikal ve toplumcu yüzünü sizinle paylaşmak istiyoruz. Bu yazımızda, dünyanın ilk psikanaliz profesörü olan, Freud’un “sevgili oğlu” ama aynı zamanda en büyük eleştirmeni Sandor Ferenczi‘nin, terapiyi nasıl bir sosyal adalet aracına dönüştürdüğünü ve “sosyal nevroz” kavramıyla sınıf çatışmasını nasıl divana taşıdığını

okumak için tıklayınız

İlaçsız Bir Mucize: Harry Stack Sullivan’ın Şizofreni Koğuşu ve “İnsaniyet” Devrimi

1920’lerin psikiyatri dünyasını hayal edin. “Deli” damgası yemiş hastalar, genellikle “yılan deliği” (snake pit) olarak adlandırılan, umutsuzluğun kol gezdiği, kilitli kapılar ardındaki devasa akıl hastanelerine kapatılıyordu. Şizofreni, tedavisi olmayan, biyolojik ve dejeneratif bir “beyin çürümesi” olarak görülüyordu. Ancak tam bu karanlık tabloda, Baltimore yakınlarındaki Sheppard and Enoch Pratt Hastanesi’nde genç,

okumak için tıklayınız

Şehrin Merkezindeki Analist: Psikanaliz “Getto”ya İnerse Ne Olur?

Psikanaliz denilince zihnimizde canlanan imge genellikle şudur: Viyana veya Manhattan’ın lüks bir semtinde, sessiz bir oda, pahalı bir divan ve varoluşsal sancılar çeken eğitimli, orta-üst sınıf bir “nevrotik”. Peki ya psikanaliz bu steril odadan çıkıp, siren seslerinin eksik olmadığı kamu hastanelerine, yoksulluğun ve suçun kol gezdiği “arka mahallelere” (inner city)

okumak için tıklayınız

Kibbutz’da Devrimci Bir Deney: Hashomer Hatzair ve “Yeni İnsan”ın İnşası

Psikanaliz tarihine baktığımızda genellikle Viyana’nın burjuva salonlarını, lüks muayenehaneleri ve bireysel nevrozlarıyla boğuşan orta sınıfı görürüz. Ancak psikanalizin tarihinde, bu steril odaların çok uzağında, tozlu topraklarda ve kolektif yaşam alanlarında (kibbutzlarda) gerçekleşen şaşırtıcı bir deney daha var. Bu yazımızda, psikanalizi sadece bir “tedavi” yöntemi olarak değil, yeni bir toplum ve

okumak için tıklayınız

Divandan Cepheye: Psikanalizin Bir “Savaş Kahramanı”na Dönüştüğü An

Psikanaliz denilince aklımıza genellikle Viyana’nın sessiz sokakları, ağır mobilyalı loş odalar ve yıllarca süren, sadece elitlerin karşılayabildiği seanslar gelir. Ancak psikanalizin tarihi, sadece bu sessiz odalarda değil, II. Dünya Savaşı’nın gürültülü, çamurlu ve kaotik cephelerinde de yazılmıştır. Bu yazımızda, psikanalizi “seçkinlerin lüksü” olmaktan çıkarıp, William Menninger liderliğinde Amerikan ordusunda kitlesel

okumak için tıklayınız

Berlin Polikliniği (1920): Psikanalizin “Halk İçin” Doğduğu Yer

Psikanalizi düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Muhtemelen Viyana’da lüks bir daire, pahalı bir divan ve sadece toplumun en varlıklı kesiminin erişebildiği, yıllar süren seçkin bir süreç… Ancak tarih, bize çok farklı bir hikaye daha anlatıyor. 1920 yılında Berlin’de kurulan Berlin Psikanaliz Polikliniği, psikanalizin sadece elit bir uğraş olmadığını, köklerinde derin bir

okumak için tıklayınız

Bir Arkadaşlıktan Daha Fazlası: Psikanalizin Taht Oyunları – Freud ve Jung

Psikoloji tarihinin en büyük “magazin” olayını sorsalar, şüphesiz cevap Sigmund Freud ve Carl Jung arasındaki o efsanevi dostluk ve ardından gelen sert kopuş olurdu. Bu sadece iki dâhinin kavgası değil, insan ruhunu anlama biçimimizin kökten değiştiği bir devrim hikayesidir. 1. “Veliaht Prens”ten “Hain”e: Bir Yol Ayrımı Freud, Jung’u ilk tanıdığında

okumak için tıklayınız

Aidiyetin Karanlık Yüzü: Kültler Bizi Nasıl Esir Alır?

İnsan sosyal bir canlıdır; bir gruba ait olma, bir anlamın parçası olma ve bir rehberin onayını alma arzusu genlerimize işlenmiştir. Ancak bu masum ihtiyaçlar, yanlış ellerde birer manipülasyon aracına dönüştüğünde, karşımıza “kült” dediğimiz o yıkıcı yapılar çıkar. 1. “Narsisistik Lider” ve “Yaralı Mürit” Dengesi Kültlerin kalbinde genellikle narsisistik bir lider

okumak için tıklayınız

Tanıların Ötesinde: Kendimize Anlattığımız Hikayeler Kimliğimizi Nasıl Şekillendirir?

Psikoloji dünyasında bir tanı almak, genellikle karanlıkta bir fenerin yanması gibi hissettirir. Belirsiz acılara bir isim vermek; kişiye “yalnız değilim” ve “bu bir hastalık, benim suçum değil” tesellisini sunar. Ancak Rachel Aviv’in büyüleyici çalışması Strangers to Ourselves bize şu can alıcı soruyu soruyor: Aldığımız tanılar, ruhsal deneyimimizi anlamlandırmamıza mı yardımcı

okumak için tıklayınız

Tevratpötikum: Psikanaliz ve İnancın Ütopik Buluşması

Psikanaliz tarihi genellikle Viyana’daki o meşhur divan, sessiz bir analist ve bireysel içgörü arayışıyla hatırlanır. Ancak 1920’lerin Heidelberg’inde, bu klasik tablonun çok dışında, radikal ve neredeyse “kutsal” sayılabilecek bir deney gerçekleşti. Bu deneyin adı, dönemin ünlü Yahudi mistisizm uzmanı Gershom Scholem tarafından yarı şaka yarı hayranlıkla konulmuştu: “Tevratpötikum” (Therapeuticum). Bu

okumak için tıklayınız

Suç kavramının Çernişevski ve Dostoyevski üzerinden yorumu (Video)

Bu video, 19. yüzyıl Rus edebiyatında suç kavramının iki dev isim olan Çernişevski ve Dostoyevski üzerinden nasıl farklılaştığını incelemektedir. Çernişevski’ye göre suç, rasyonel bir hata veya bilgi eksikliğinden kaynaklanan teknik bir aksaklık olarak görülürken; Dostoyevski bu durumu insanın ruhsal bütünlüğünü sarsan varoluşsal bir yıkım olarak tanımlar. Video, Çernişevski’nin akılcı ve mekanik insan modeline karşılık, Dostoyevski’nin vicdan, özgürlük ve acı temelindeki derinlikli insan

okumak için tıklayınız

Çernişevski’de suç teknik bir hata iken Dostoyevski’de neden ontolojik bir krize dönüşür?

1. Giriş: Suçun Kavramsal Dönüşümü Suç, modern düşüncede çoğunlukla hukuki bir kategori olarak tanımlanır. Ancak Rus roman geleneği, suçun yalnızca yasayı ihlal değil, insanın kendini ihlal etmesi olduğunu gösterir. Çernişevski ve Dostoyevski bu noktada iki karşıt uçta durur. Isaiah Berlin, Rus düşüncesinin temel sorusunu “insan ne yapmalıdır?” değil, “insan ne

okumak için tıklayınız

Sokak Lambası Altında Bir Devrim: JV Pawar ve Dalit Panterleri’nin Hikayesi

Bazı hikayeler vardır; sadece bir insanın değil, bir şehrin ve bir halkın kaderini nasıl değiştirdiğini fısıldar. Bugün size, 1940’larda Mumbai’ye bir teknede kaçak bir yolcu gibi gelen, ikinci katı görünce “yere düşer miyim?” diye korkan o utangaç çocuğun, Hindistan’ın en radikal devrimci hareketlerinden birini nasıl kurduğunun hikayesini anlatacağım: JV Pawar.

okumak için tıklayınız

Zamana Aykırı Birinin Göz Gezdirmeleri – FRIEDRICH NIETZSCHE

1 Benim Olanaksızlarım. — Seneca: ya da erdemin boğa güreşçisi. — Rousseau: ya da impuris naturalibus’ta51 doğaya geri dönüş — Schiller: ya da Säckingen’in ahlak-trompetçisi. — Dante: ya da mezarlarda edebiyat yapan sırtlan. — Kant: ya da düşünülür karakter olarak boş laf.52 — Victor Hugo: ya da saçmalık denizindeki Pharus.53 — Liszt: ya

okumak için tıklayınız

Nazım Hikmet, Güneşi İçenlerin Türküsü: Umut ve Işığın Toplumsal Estetiği

Işığın Çağrısı Nazım Hikmet’in şiirinde güneş, yalnızca fiziksel bir ışık kaynağı değil, aynı zamanda insan ruhunu ve toplumsal bilinci aydınlatan bir semboldür. Güneş, tarih boyunca birçok kültürde yaşam, yenilenme ve hakikatle ilişkilendirilmiştir. Şiirde “güneşi içenler” ifadesi, bireylerin ve toplulukların bu ışığı içselleştirerek umudu bir yaşam pratiğine dönüştürdüğünü ima eder. Bu

okumak için tıklayınız

Diogenes ve Kendi Kendine Yeterlilik: Antik Yunan’da Bir Özgürlük Arayışı

Kinizmin Temel Prensipleri Kinik felsefenin en tanınmış isimlerinden olan Sinoplu Diogenes, M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış ve felsefesini sıra dışı yaşam tarzıyla somutlaştırmış bir düşünürdür. Onun felsefesinin merkezinde, “kendi kendine yeterlilik” anlamına gelen “autarkeia” kavramı yer alır. Bu kavram, bireyin dışsal nesnelerden, maddi zenginliklerden, toplumsal onaydan ve geleneksel hazlardan bağımsız olarak

okumak için tıklayınız

Bazarov’un Dünyasında Umut: Nihilizmden Varoluşçuluğa Felsefi Bir Analiz

Giriş İvan Turgenyev’in Babalar ve Oğullar (1862) adlı romanı, yalnızca bir kuşak çatışmasının değil, aynı zamanda modern insanın anlam krizinin romanıdır. Romanın başkahramanı Yevgeniy Vasilyiç Bazarov, 19. yüzyıl Rus düşüncesinde “nihilizm” kavramının edebi temsilidir. Bazarov’un Tanrı’yı, gelenekleri, duyguları ve otoriteleri reddeden tavrı, pozitivist bilimin rasyonel soğukluğu ile birleşerek onu çağının

okumak için tıklayınız

1984 Romanında Totaliter İktidar Neden Düşmanını Yok Etmekle Yetinmez, Onu Haklı Olduğuna İnandırmak İster?

George Orwell’in 1984 romanı, totaliter iktidarın yalnızca fiziksel zor yoluyla değil, öznenin bilinç yapısını dönüştürerek işlediğini gösteren en kapsamlı edebi metinlerden biridir. Romanda iktidar, düşmanını ortadan kaldırmakla yetinmez; onu kendi haklılığına içtenlikle inandırmayı amaçlar. Bu tercih, rastlantısal ya da sadistik bir aşırılık değil, totaliter iktidarın ontolojik ve epistemolojik doğasından kaynaklanan

okumak için tıklayınız

Romalılar tarafından şehirleri yakılıp yıkılan Numantialıların destansı direnişi

ROMALILAR YENİLMEYE ALIŞIKTI. Tarihteki çoğu büyük imparatorluğun yöneticileri gibi üst üste pek çok muharebe kaybedip yine de savaşı kazanabiliyorlardı. Aldığı darbeyi hazmedip ayakta kalamayan bir imparatorluk zaten imparatorluk sayılamaz. Fakat Romalılar bile MÖ 2. yüzyılda kuzey Iberya’dan gelen haberleri kolayca hazmedemezdi. Adanın yerlisi Keltlerin yoğun olarak bulunduğu Numantia adındaki küçük

okumak için tıklayınız

Pablo Neruda: “Adımı değiştirmek ilk direnişçi hareketimdi”

Adınızı neden değiştirdiniz, “Pablo Neruda” ismini seçmenizdeki neden nedir? P.N.: Hatırlamıyorum. 13-14 yaşlarındaydım. Babamın yazmak istememden duyduğu rahatsızlığı hatırlıyorum. Tamamen iyi niyetiyle, yazarlık yaparak aileme ve kendime zarar vereceğimi, özellikle de hayırsız bir evlat olacağımı düşündü sanırım. Böyle düşünmesinin ailevi nedenleri vardı ama bu nedenlerin benim için bir değeri yoktu.

okumak için tıklayınız

Elias Canetti: Kitleyi oluşturan direniştir

Özel bir kitle türü de reddetmeyle oluşur: Bir araya toplanmış çok sayıda insan o zamana kadar kendi başlarına yapmış oldukları şeyi yapmayı artık kabul etmezler. Ansızın ortaya çıkan bir yasağa uyarlar; yasağı kendileri koymuştur. Bu, artık unutulmuş eski bir yasak ya da zaman zaman canlandırılan bir yasak olabilir. Fakat her halükarda yasak müthiş güçlü

okumak için tıklayınız

George Orwell’in 1984 Romanında Direnişin İmkânı: Özgürleşme mi, İktidarın Senaryosu mu?

George Orwell’in 1984 romanı, yalnızca totaliter bir rejimin betimlemesi değil; aynı zamanda iktidar, hakikat ve özne arasındaki ilişkinin en radikal sorgulamalarından biridir. Romanın merkezindeki temel sorulardan biri şudur: Bu düzende gerçek bir direniş mümkün müdür, yoksa direniş fikrinin kendisi bile iktidarın önceden kurguladığı bir yanılsama mıdır? Winston Smith’in bireysel başkaldırısı,

okumak için tıklayınız

Adam Smith’s Four Stages of Social Development Theory (VİDEO)

Adam Smith’s theory of social development examines human history by dividing it into four fundamental stages: hunting, pastoralism, agriculture, and commerce. According to this theory, the progress of societies is built not on intellectual accumulation, but on economic factors and the expansion of property rights. Smith views the most advanced

okumak için tıklayınız

Adam Smith’s Four Stages of Social Development Theory

Adam Smith distinguishes four distinct stages of social development based on the expansion of the concept of personality and the progress made in the scope of rights. His view of history as a philosophy of history, which also consists of an understanding of “four-stage historical progress,” is of great importance

okumak için tıklayınız

Adam Smith’in Dört Aşamalı Sosyal Gelişme Teorisi

Adam Smith, toplumsal gelişmenin dört ayrı evresini kişilik kavramındaki genişleme ve hakların kapsamında kaydedilen ilerleme bakımından birbirinden ayırır. Onun aynı zamanda “dört evreli bir tarihsel ilerleme” anlayışından oluşan bu tarih felsefesi görüşü, Aydınlanmanın veya Aydınlanma filozoflarının tarihe bilimsel bakışlarının bir başka ifadesi olmasının dışında, ilerlemenin temelinde entelektüel gelişme ve bilimsel

okumak için tıklayınız

Sloganlarla değil, kelimeleriyle, küfürleriyle ve acı gerçekleriyle sarsan o iki dev isim

Sistemi sadece sloganlarla değil, kelimeleriyle, küfürleriyle ve acı gerçekleriyle sarsan o iki dev ismi tanımamak mümkün mü? Namdeo Dhasal ve J.V. Pawar, Dalit Panterleri’nin sadece kurucuları değil; aynı zamanda modern Marathi edebiyatının ve Hindistan’daki direniş dilinin “kara kutularıdır.” Eğer bir tarafta Dhasal’ın volkanik öfkesi varsa, diğer tarafta Pawar’ın keskin ve

okumak için tıklayınız

Black Panthers vs. Dalit Panthers: İki Kıta, Tek Cehennem

Okyanusları ve kıtaları aşan bir öfkenin, iki farklı coğrafyada nasıl aynı stratejik refleksleri doğuruyor acaba hiç merak ettiniz mi ? 1960’ların Oakland sokakları ile 1970’lerin Mumbai varoşları arasında binlerce kilometre olabilir; ancak bu iki noktayı birbirine bağlayan şey, “artık yeter” diyenlerin gırtlağından yükselen o aynı yırtıcı sestir. Biri beyaz üstünlükçülüğüne

okumak için tıklayınız

Dalit Panterleri Manifestosu: Kibar Sözlerin Bittiği, Yumrukların Konuştuğu Gün

1972 yılında yayınlanan Dalit Panterleri Manifestosu’nu (Dalit Panthers Manifesto) bilir misiniz ? Bazı metinler sadece okunmak için yazılır; Dalit Panterleri Manifestosu ise yakmak, yıkmak ve yeniden inşa etmek için yazıldı. 1970’lerin başında Hindistan’ın o “parıltılı” demokrasisinin maskesi düşerken, bir grup genç şair ve aktivist sahneye çıktı. Ellerinde kalem değil, birer

okumak için tıklayınız

BDD Chawls: Mumbai’nin Beton Hapishaneleri ve Kastın Mimarisi

Mumbai (eski adıyla Bombay) denince akla gelen o devasa gökdelenlerin gölgesinde, şehrin gerçek ve karanlık yüzü saklıdır: BDD Chawls. 1920’lerde İngilizler tarafından “işçi konutları” adıyla inşa edilen bu yapılar, aslında birer barınma alanı değil; sınıfsal hiyerarşinin ve kast temelli ayrışmanın betona bürünmüş halidir. İngiliz Disiplini, Hint Kastçılığı 1920 yılında kurulan

okumak için tıklayınız

Worli 1974: Beton Bloklar Arasında Bir Kast İnfazı

1974’de Worli olaylarını (Mumbai) konu alan, kast sisteminin vahşetini ve devletin bu süreçteki tutumunu size anlatalım. Mumbai’nin kalbi Worli, 1974 yılının Ocak ayında bir “modernleşme” hikayesi değil, orta çağdan kalma bir nefretin sahnesiydi. “Worli Ayaklanmaları” (Worli Riots), sadece iki grubun çatışması değil; sistemin, kendi haklarını talep eden “aşağıdakilere” karşı nasıl

okumak için tıklayınız

Keşmir 1931: Bir İhanetin ve Kanlı Uyanışın Anatomisi

1931 Keşmir ayaklanmasını konu alan, dönemin baskıcı rejimini ve patlak veren şiddeti anlatalım. Unutmayın. Cennetten bir köşe olarak pazarlanan Keşmir, 1931 yılının Temmuz ayında cehennemin dünyadaki şubesi haline geldi. “Huzur adası” masallarının arkasında gizlenen Dogra hanedanlığı zulmü, Srinagar’ın tozlu sokaklarında nihayet patlak verdi. Bu sadece bir “ayaklanma” değildi; yıllarca bastırılan,

okumak için tıklayınız

Kalküta 1964: Medeniyetin İflası ve Kanlı Sokaklar

1964 Kalküta’da yaşanan olayları bilir misiniz ? Öğrenelimde tarih unutulmasın… Tarih kitapları bazen rakamlarla yalan söyler, ama sokaklar asla. 1964 yılının Ocak ayında Kalküta, sadece bir şehir değil; nefretin, linç kültürünün ve ilkel bir vahşetin açık hava mezbahasıydı. Medeniyet maskesinin ne kadar ince olduğunu, bir tel saç uğruna insanların nasıl

okumak için tıklayınız

Kalküta 1946: Doğrudan Eylem, Doğrudan Vahşet

“Doğrudan Eylem Günü” (Direct Action Day) olarak bilinen ve Kalküta’nın tarihindeki en karanlık sayfalardan biri olan 1946 olaylarını biliyor musunuz ? Tarih 16 Ağustos 1946. Hindistan’ın İngiliz pençesinden kurtulmaya çalıştığı o kritik dönemeçte, siyasetin dili sustu ve yerini satırların, meşalelerin ve linç ayinlerinin vahşi senfonisine bıraktı. “Doğrudan Eylem Günü” (Direct

okumak için tıklayınız

An Interpretation of the “Butterfly Dream” Narrative by the Chinese Taoist Philosopher Zhuangzi from the Perspective of Epistemology

1. Introduction Zhuangzi (369–286 BC) is one of the most original representatives of Taoist thought. His philosophy is less about establishing a metaphysical system and more about problematizing how humans perceive the world.  The  passage from his work,  Zhuangzi , known in the literature as the “butterfly dream  ,” is one of the most

okumak için tıklayınız

Çin Taoist filozofu Zhuangzi’nin “Kelebek Rüyası” Anlatısının Bilgi Kuramı Açısından Yorumu

1. Giriş Zhuangzi (MÖ 369–286), Taoist düşüncenin en özgün temsilcilerinden biridir. Onun felsefesi, metafizik sistem kurmaktan ziyade, insanın dünyayı kavrama biçimini problematize etmeye yöneliktir. Zhuangzi adlı eserde geçen ve literatürde “kelebek rüyası” olarak bilinen pasaj, Çin felsefesinin en çok tartışılan epistemolojik metinlerinden biridir. Zhuangzi pasajda şöyle der: “Bir zamanlar Zhuang Zhou rüyasında kelebek oldu.

okumak için tıklayınız

Çernişevski’nin ideolojik insanı Rahmetov ile Dostoyevski’nin trajik insanı Raskolnikov arasındaki fark (Video)

Bu video, 19. yüzyıl Rus edebiyatı üzerinden modern özne kavramının iki farklı uçta nasıl inşa edildiğini derinlemesine incelemektedir. Videoya göre Çernişevski, Rahmetov karakteri aracılığıyla disiplinli, rasyonel ve toplumsal amaca hizmet eden programlanmış bir insan ideali sunar. Buna karşılık Dostoyevski, Raskolnikov figürüyle aklın sınırlarını zorlayan, içsel çelişkilerle boğuşan ve etik krizler yaşayan parçalanmış bireyi betimler. Video, bu iki edebi figürü birer ideolojik

okumak için tıklayınız

Fathers and Sons – Ivan Sergeyevich Turgenev “Bazarov is my beloved son”

Fathers and Sons, one of the most important works of world literature, is also the masterpiece of its author, Turgenev. The novel is significant not only for illuminating a crucial point in Russia’s political history but also for its ruthless dramatization of generational differences, juxtaposing the new with the old,

okumak için tıklayınız

How does the difference between Chernyshevsky’s ideological character Rakhmetov and Dostoevsky’s tragic character Raskolnikov define the modern subject?

19th-century Russian novels offer a philosophical space for discussion regarding the formation of the modern subject. While Rakhmetov in Chernyshevsky’s *  What Is to Be Done?  * represents the rational, disciplined, and ideologically pure “new man,” Raskolnikov in Dostoevsky’s *  Crime and Punishment * reveals the fragmented, contradictory, and tragic nature of the modern

okumak için tıklayınız