Yazar: cemalumit

Etem Oruç’tan Ege’de Börklüce ve Bedreddin – Evin Okçuoğlu

Berfin Yayınları’ndan iki yıl ara ile ikinci baskısını yapan Tarih Dizisi’nden bir kitap var: Ege’de Börklüce ve Bedreddin. Görünen o ki daha da baskıları olacak değerde bir çalışma yapmış Etem Oruç. 163 sayfadan oluşan kitapta çeşitli görsellere de yer verilmiş. Hem tarihimizin bir döneminde Anadolu’da yaşananları öğrenmek isteyenler için hem de tarih araştırması tezi yazacak

okumak için tıklayınız

Martıların gözünden – Gökhan Yavuz Demir

Çocuk kitaplarını seviyorum. Ama kahramanı hayvanlar olan, hayvanların kendi bakış açılarından insanların hayatını anlamlandırmaya çalıştıkları hikâyeler anlatan çocuk kitaplarını çok daha fazla seviyorum. Ayşe Sarısayın’ın böyle pek çok kitabı varmış meselâ: ‘Kedimin Adı Çamur’, ‘Köpeğimin Adı Erik’ ve ‘Kaplumbağamın Adı Meraklı’. Maalesef bunları henüz okumadım. Ama geçenlerde Yasemin Ezberci tarafından resimlenen yeni kitabı ‘Martılarımın Adları

okumak için tıklayınız

Ölülerin konuştuğu diyar: Toprak – Batuhan Sarıcan

Çocukluğumdan beri ne zaman bir mezarlığa gitsem aklıma hep şu soru gelir: “Ölüler konuşacak olsa ne anlatırlardı?” Robert Seethaler’in ‘DasFeld’ini (Toprak) okuduğumda bu tekinsiz soruyu sormakta yalnız olmadığımı anladım. Ölüler pekâlâ konuşabilir ve hatta roman karakterleri bile olabilirler. Nasıl mı? TOPRAK’IN HİKÂYESİ Seethaler, Paulstadt kasabasındaki mezarlığın ‘Toprak’ adı verilen bölümünde açar perdeyi. Hikâyenin gerçekle ilişkilendirilebilecek

okumak için tıklayınız

‘Sınırlara saygısı olmayan’ların parçası: Koşucular – Özde Çelikbilek

“Tüm yaşantımı yolculukta geçirdim, kendi bedenimde, kendi bacağımda yolculuk yaptım. İnce ince bir harita oluşturdum. İlk etkenlere göre testler yürüttüm. Kasları, tendonları, sinirleri ve kan damarlarından saydım. Çıplak gözlerimi de kullandım ama mikroskobun keskin bakışından da yararlandım. En ufak bir parçayı bile atlamadım sanıyorum.” 1962 yılında Polonya’nın, Sulechów kentinde doğan Olga Tokarczuk, 2018 yılında aldığı

okumak için tıklayınız

Orhan Kemal, Nazım Hikmet’e bir şiir yazar, ona okur ve ağladığına tanıklık eder…

26 Eylül 1943 Pazar sabahı babamın cezası biter, hapishaneden ayrılır. Ayrılmadan birkaç gün önce Nâzım Hikmet’e bir şiir yazar, ona okur ve ağladığına tanıklık eder. Bu şiiri paylaşmak istiyorum: NÂZIM HİKMET’E Sen “Promete’nin çığlıklarını Kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam” Sen benim mavi gözlü arkadaşım Kabil değil unutmam seni.   26 Eylül 1943 Seni

okumak için tıklayınız

Albert Camus: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede SİZE BİR FELSEFE LAZIM”

Albert Camus, veba salgınıyla mücadele eden hekimlere yönelik tavsiyelerini içeren, bugüne kadar gözden kaçan ama güncelliğini koruyan bu güçlü metni “Veba”dan altı yıl önce yazmış. Kızı Catherine Camus’nün özel izni, yazar ve çevirmen Yiğit Bener’in çevirisiyle Artı Gerçek’te yayımlandı. Albert Camus, bugüne kadar tamamen gözden kaçmış olan bu kısa metni muhtemelen 1941’de, yani şu sıralar

okumak için tıklayınız

Stefan Zweig’in Freud’un ölümünün son günlerinde ziyareti ve konuşmaları

Hayatı boyunca bilim dünyasına büyük saygınlık kazandırdığı ülkesinden kaçıp Londra’ya sığınan bu adam, yıllar içinde iyice yaşlanmıştı ve çok da hastaydı. Ama hiç de öyle bitkin ve beli bükülmüş bir hali yoktu. Viyana’da başından geçen bunca işkenceden sonra, korkmuş ve hayata küsmüş bir insanla karşılaşacağımdan biraz korkmuştum. Ama onu her zamankinden daha rahat, hatta daha

okumak için tıklayınız

Stefan Zweig’in Tolstoy’un mezarını ziyareti. “Küçük toprak yığınının üstünde ne bir haç ne mezar taşı ne de bir yazıt vardı.”

“Ben Rusya’da Tolstoy’un mezarından daha muhteşem, daha etkileyici bir yer görmedim. Ormanın derinliklerine yerleştirilmiş bu yüce kutsal mekân tek başına ve yapayalnızdı. Hiç kimsenin uğramadığı ve hiç kimsenin korumadığı, sadece birkaç büyük ağacın gölgelediği, dikdörtgen biçimindeki bir toprak yığınından başka bir şey ifade etmeyen bu tepeye, dar bir patika yoldan gidiliyordu. Torununun mezarı başında bize

okumak için tıklayınız

Gilles Deleuze, psikanalizi ve Sigmund Freud’u kıyasıya eleştiriyor

Gilles Deleuze, psikanalizin her şeyi anne, baba ya da fallus gibi tek bir faktöre bağlamasından yakınıyor ve Freud’u eleştirirken sözünü sakınmıyor. Deleuze’ün 1988 yılında verdiği mülakatın “Arzu” bölümünü izliyoruz. Çeviri: İlker Kocael Gilles Deleuze (d. 18 Ocak 1925 – ö. 4 Kasım 1995), Fransız yazar ve filozof. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. Kendi özgün düşüncesini

okumak için tıklayınız

Tarama Sürecinin Ortasında Bakandan Açıklama – Dr. Suat Kamil Aksoy

Evet sevgili arkadaşlar ölüm oranı neredeyse tahmin ettiğim gibi görünüyor. Henüz tüm sonuç belli değil ama antikor taşıyanların yüzde bire yakın olduğu ifade edildi. Bu daha önce de söylediğim gibi sürü bağışıklığı seçeneğinin bulunmadığını, bunun katliam olduğunu kanıtlıyor. Resmi onaylı vakıalar bakımından yüzde 0,66 gibi bir ölüm oranı var. Pratikte corona olduğu testlerde kanıtlanamadan ölenlerin

okumak için tıklayınız

Corona Bizde Ne Olur ? Dr. Suat Kamil Aksoy

Türkiye henüz nedenini tam bilmiyoruz ama görece düşük bir kayıpla salgını sınırlamış oldu. Ancak olayın çok daha vahim seyrettiği Avrupa ülkelerine göre günlük vakıa sayıları bakımından şimdilik başarısız gibi görünüyor.Bilindiği üzere yapılan testlerdeki isabet oranınız düşükse gerçekte olduğundan daha az vakıa bulursunuz. Sizin az bulmanız gerçekte az olduğu anlamına gelmez. Ancak biz şimdilik isabet oranı

okumak için tıklayınız

“Kardeş Payı”, Orhan Kemal: “her yeni günde hayatta kalma, karınlarını doyurma mücadelesi veren işçilerin hikâyesi”

‘Kardeş Payı’, Orhan Kemal?in ilk ödüllü kitabı. Yazarın, 1958 yılında ‘Sait Faik Hikâye Ödülü’ kazandığı bu eser, her yeni günde hayatta kalma, karınlarını doyurma mücadelesi veren işçilerin hikâyesini anlatıyor. Yaşamda tutunabilmek için her türlü çareyi deneyen, ağzı bozuk, kimi zaman arkadaşlarını kırmaktan bile çekinmeyen, şarapla avunmaya alışan küçük insanların hikâyesi. “Kardeş Payı”ndaki Siverekli hamal, ilk bakışta

okumak için tıklayınız

Corona Bir Proje mi? Dr. Suat Kamil Aksoy

İnsan varoluşu bir yanıyla evrensel bir varoluştur. Ama sonsuzluğun bir sınır varlıkta temsil edilmesi bu temsilin her koşulda bir bakımdan da kısmi ya da sınırlı olmasını gerektirir. Dolayısıyla insan hiç bir zaman gerçeği bilmez, her zaman ona yaklaşmaya çalışır. Daha önce de yazmıştım insanın konuştuğu dil biçimleri parantez dışına alındığında yani dile anlam merkezli olarak

okumak için tıklayınız

“Bu kadar karanlık bir gökyüzü fırtınasız açılmaz”*

Dünün dünyası kitabının önsözüne başlarken, “kendimi önemli bir kişi olarak görmediğim için yaşam öykümü başkalarına anlatmak bana hiçbir zaman cazip gelmemiştir”.(Sayfa 13) Diyor Stefan Zweig. Öylesine içten, öylesine samimi, yazdığı satırları her okuyuşumda, hemen yanı başımda oturup konuşan bir ses canlanır beynimin içinde, sanki elimi uzatsam dokunabilirmişim gibi hissederim. Nitekim bin türlü gerginlik ve sürprizlerle

okumak için tıklayınız

Kızıl Veba – Jack London

Jack London, 1912 yılında İngiltere’de London Magazine’de yayımlanmaya başlayan Kızıl Veba yapıtıyla “kıyamet sonrası” edebiyatın öncüleri arasına girmiştir. Nüfustaki, bilim ve teknikteki, ekonomideki sıçramaların büyüsüyle gözlerin kamaştığı bir çağda yazar, uygarlığımızın kırılganlığını anımsatır. Yapıtı milyonlarca insanın doldurduğu şehirlerin ve kırların ıssızlığa teslim oluşundaki hızı bütün çarpıcılığıyla ortaya koyar. Yalnızca nüfusun değil, bilginin, üretimin, hatta dilin

okumak için tıklayınız

Yeryüzünün Zamanı – Bir Jeolog Gibi Düşünerek Dünyayı Kurtarabilir miyiz? Marcia Bjornerud

Yaşadığımız gezegeni ne kadar tanıyoruz? Çoğumuz Dünya’nın milyarlarca yıllık bir geçmişe sahip olduğunu biliyoruz, ama yeryüzündeki jeolojik olayların muazzam zaman ölçeklerini kavramakta pek başarılı değiliz. Jeolog Marcia Bjornerud işte bu eksikliği doldurmayı hedefliyor. Bjornerud’a göre, içinde bulunduğumuz çevre krizinin en önemli nedenlerinden biri, Dünya ile ilişkimizde geniş kapsamlı bir zaman bilincine sahip olmamamız ve şimdi-odaklı

okumak için tıklayınız

Corona Kontrol Altında – Dr. Suat Kamil Aksoy

Salgın ilk günlerinde biraz küçümsenmişti. Ama fatura görünür hale geldikçe siyaset konuya adapte oldu. Daha doğrusu oldu sayabiliriz. Kimi liderler umursamazlık sergilemeye devam etseler bile kitlelerin geliştirdiği refleksler bu durumu belirli ölçüde telafi edebiliyor. Gelinen son aşamada salgın bitmemiş olsa bile serbest bırakıldığında yaratabileceği devasa yıkım karşısında düşük bir maliyetle konu kapanacaktır. Yapılan testler belirli

okumak için tıklayınız

15. yüzyılın bahtsız seyyahı: Afanasiy Nikitin

XV. yüzyılın Anadolu’sunda ve Güney Asya’sında da tüm dünyada olduğu gibi güç çekişmeleri yoğunluklu olarak devam etmektedir. Osmanlı, İstanbul’u fethetmiş ancak Anadolu’ya henüz hâkim olamamıştır; Akkoyunlular, Karakoyunlular, Timur Hanlığı gibi güçlere karşı gardını koruyordur. Güney Asya’daki durum da bundan farklı değildir. Güç mücadelesinde öne çıkan belli başlı hanedanlardan biri de Hindistan’da hüküm süren Behmen Türk

okumak için tıklayınız

Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy

Sanat Üzerine, Tolstoy’un kuramsal yapıtları arasında dikkati çekici bir yere sahiptir. İlk kez 1897’de yayımlandı. Rusya’da hep sansüre uğradı. Sansürsüz ilk baskısı 1898 yılında Londra’da, İngilizce olarak yapıldı; Tolstoy da bu baskıya bir önsöz yazdı. On beş yıllık yoğun bir çalışmanın ürünü olan Sanat Üzerine yazarın üzerinde en fazla uğraştığı yapıtıdır. Şimdi sözü Hilmi Bulunmaz’a

okumak için tıklayınız

Türk Sinemasının İlk Grev Filmi

Bir Grev Filmi Denemesi ve Emekçi Grevleri Meslekle ilgili ilk sinemasal sendika 1963 yıllarında Metin Erksan tarafından kuruldu. Adı Sine-iş (Sinema İşçileri Sendikası) olan sendikanın Genel Başkanlığı’nı da Erksan üstlendi. Ve ilk kez emekçiler, haklarının korunmadığı ve giderek de sömürüldüğü bir dönemde bir araya gelerek “sinemaya el koydular”. İşte ilk kez bilinçli bir örgütlenmenin getirdiği

okumak için tıklayınız