“Yalnız ölüleri ve öldükleri gün seviyorlar.” – Cemal Süreya

Puşkin’in bir sözü vardır; sanatçıların ancak öldükten sonra değerlendirildiklerini, bir bakıma bağışlandıklarını anlatmak isterken şöyle der: “Yalnız ölüleri sevmeyi biliyorlar.” Özellikle bizim toplumumuzda böyle bu. Orhan Veli Kanık ölümünün hemen ilk haftası içinde herkesçe benimsenmiştir. Yıllarca onun girişimine dudak bükenlerin, onunla eğlenenlerin, o girişimi değerlendirmeleri, içlerine sindirmeleri için bir hafta çok kısa bir süre değil

okumak için tıklayınız

Turgut Uyar’ın tek tek şiirleri yoktur, şiiri vardır – Cemal Süreya

Şöyle deyince daha çok yaklaşıyorum onun şiirine: Turgut Uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. Büyük bir gövdedir onun şiiri. Kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. Bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. Bu yüzden kolay kolay tanımlanmaya gelmez: görülür, tanık olunur. Blok halinde bir izlenimler bütünüyle gireriz ona. Şiirsel işlevini bütünüyle ve

okumak için tıklayınız

Can Yücel’in Şiirinde İroni – Cemal Süreya

“Zekânın iyi niyeti” diye özetleyebiliriz Can Yücel’in şiirini. Gerçi onun yapıtı birkaç çekirdek üstüne birden kuruludur, ama böyle diyebiliriz. 1950’de yayımladığı Yazma adlı kitabından sonra bir sürü dergi ve gazetede ortaya koyduğu verimlerle bu ada yakışır bir görünüm kazandı. İroniye dayanan bir şiir onunki. 1940’tan önce de şiirimizde, çok geniş anlamda bir ironiye rastlanıyordu belki;

okumak için tıklayınız

Orhan Veli’nin Yanlışı – Cemal Süreya

Orhan Veli’nin kavgası edebiyatımızın en büyük kavgasıdır, buna inanıyorum. Bu kavganın yurdumuzdaki bütün şiir köklerini büyük büyük ırgalayan bir işlevi oldu. Irmağın yatağını daha doğal bir vadiye indirdi. Şiire kasket giydirdi, sivilleştirdi onu. Bugünkü şiir verimleri onun da verimleridir biraz.

okumak için tıklayınız

Türk şiirinin N vitamini: Nazım Hikmet – Cemal Süreya

Nâzım Hikmet’in çıkışını kendinden önceki bir Türk şairine bağlamak oldukça güç. Oysa çağdaşı Necip Fazıl’a, bir yerde Yunus Emre’yi, bir yerde de Süleyman Nazif’i kök olarak almak mümkündür. Hatta Necip Fazıl’ı Nef’i’ye bile götürebiliriz biraz zorlayarak. Nâzım Hikmet için, söylesek söylesek, Pir Sultan Abdal’ı söyleyeceğiz. Bu da çok zayıf, hatta belki yanıltıcı, yapay olacak. Onun

okumak için tıklayınız

Bir Cemal Süreya Yaşadı – Atilla Özkırımlı

Dergi çıkarmak bir tutkuydu Cemal Süreya için. “Edebiyatın nabzı dergilerde atar”dı çünkü. Dergilerde serpilirdi bir ülkenin edebiyatı. Bu yüzden hep dergilerde yaşadı Cemal. Ya bir dergi çıkararak ya da çıkaracağı bir dergiyi düşünerek. Oldukça geç katıldım ben Papirüs’e. Temmuz 1968’de. Sıradan bir kitap tanıtma yazısıydı ilk yazım. Şiirler, öyküler yayımlamıştım. Hatta bir-iki arkadaş, yıllar önce,

okumak için tıklayınız

Hasretinden Prangalar Eskittim – Ahmed Arif ‘Otuzüç kurşunu yüreğinde taşıyan şair

1968 yılında yayınlanan Ahmed Arif’in tek şiir kitabı “Hasretinden Prangalar Eskittim”, Türkiye’de en çok basılan ve okunan şiir kitaplarından biri oldu. Bir şiir kitabının böyle üst üste basımlar yapması, yalnız ülkemiz için değil, dünya ölçüsünde de görülmedik bir başarıdır.

okumak için tıklayınız

BBC’nin 1992’de hazırladığı Yaşar Kemal filmini izle

BBC’nin 1992’de hazırladığı Yaşar Kemal filmi Türkiye edebiyatının en önemli isimlerinden, usta yazar Yaşar Kemal hayatını kaybetti. BBC’nin 1992 yılında hazırladığı, Yaşar Kemal’in hayatını ve işlerini konu alan, senaryosu yine Yaşar Kemal tarafından yazılmış ve onun doğduğu topraklarda çekilmiş olan “Çocukluk” filmini buradan izleyebilirsiniz… Yaşar Kemal onlarca roman, öykü, deneme, röportaj ve şiire imza attı.

okumak için tıklayınız

Rosa Luxemburg: “Gözümüzün önündeki alçaklık ve iğrençlik her gün bir öncekini bastırdık­ça sakinliğim ve dayanıklılığım artıyor. “

“Yeryüzündeki canavarlıklara rağmen, çok tatlı anlar yaşayabilecekken, ayların ve yılların böyle boşu boşuna geçip gittiğini görmek ne üzücü. Görüyorsunuz ya, Soniçka, mahpusluğum devam ettikçe, gözümüzün önündeki alçaklık ve iğrençlik her gün bir öncekini bastırdıkça sakinliğim ve dayanıklılığım artıyor. Ahlâkî ölçütleri evreni oluşturan öğelere, bir fırtınaya, bir su baskınına ya da güneşin batışına uygulayamayacağımıza göre, onları

okumak için tıklayınız

Tolstoy’da Aktarım

Tolstoy’da Aktarım Tolstoy’un sanat hakkındaki düşüncelerini incelerken unutmamak lâzımdır ki Chto takoe iskusstvo (Sanat Nedir?) (1898) isimli eserini dini inançlarında bir buhran geçirdikten ve sade, içten bir dindarlığa vardıktan sonra yazmıştır. Tolstoy eserine, sanata verilen önemin, harcanan emeğin, zamanın ve paranın yerinde olup, olmadığı sorusu ile başlıyor. Yüzbinlerce işçi —marangoz, boyacı, terzi, dizgici, berber”— sanat

okumak için tıklayınız

Orhan Pamuk: Roman okurken kafamızda neler olup biter?

Romanlar ikinci hayatlardır. Fransız şair Gerard de Nerval’in rüyaları gibi, romanlar da, hayatımızın renklerini ve karmaşalarını gösterir ve tanıdığımızı hissettiğimiz kişilerle, yüzlerle, eşyalarla tıkış tıkış doludur. Roman okurken de, tıpkı rüya görürken olduğu gibi, karşılaştığımız şeylerin harikuladeliği bazan bizi öylesine çarpar ki, nerede olduğumuzu unutur; tanık olduğumuz hayali olayların içinde, kişilerin arasında sanırız kendimizi.

okumak için tıklayınız

Tolstoy ‘savaş’ üzerine bakın neler yazmış

Çarlık Rusya’sında her kışlada duvarda şu yazılıydı: “Üç kişi sana saldırdığında, birincisinin hançerle, ikincisinin tüfekle, üçüncüsünün ise süngüyle canını al… Süngün kırılmışsa dipçikle vur. Dipçik de kırılmışsa yumruklarınla vur. Yumrukların iş göremiyorsa dişlerini geçir.” (Lev Tolstoy, Savaş ve Askerlik Üzerine). Bu bir talimattır ve aşağılık bir hareketi temsil eder: Bir insanın başka bir insanı ne

okumak için tıklayınız

Ataol Behramoğlu, Özlem ve Yaz – Foça Dörtlükleri Şiir Kitabı Tanıtım Günü

KARATAŞ Karataş’a bir kez ayak basan Foça’dan ayrılamazmış derler Foça da sizi bırakmaz zaten Kalbinizle bastıysanız eğer … Ataol Behramoğlu’nun kaleme aldığı ‘Özlem ve yaz Foça Dörtlükleri’ şiir kitabının tanıtımı Foça’da yapılacak.

okumak için tıklayınız

Zaro Ağa, King Kong ve Che Guevara! ..

1930 yılının temmuz ayında, New York Limanı’na yanaşan geminin güvertesinde bir yolcu, kentin siluetini oluşturan gökdelenlere uzun uzun bakmaktadır … O yolcunun, karşısındaki gökdelenlerin katlarıiı.dan daha fazla ya şı vardır!.. İstanbul’dan gelmektedir ve adı da Zaro Ağa’dır. O yıl, Amerika Birleşik Devletleri 154, Zaro Ağa ise 153 yaşındadır. Yani, ABD sadece 1 yaş büyüktür yeni

okumak için tıklayınız

Eşitliközgürlük – Étienne Balibar

Yirmi yıllık bir süre içinde yazılmış iki grup yazı bir arada: Bir yanda modern dönemde özgürleşme için verilen mücadelelerin ayrılmaz bir boyutu olan temel hakların dile getirilmesi ve kurumlaşması sürecini konu edinen felsefi yazılar, öbür yanda siyasi gündeme, özellikle de açığa çıkardıkları siyasal sorunlar dolayısıyla küresel yankıları olan olaylara yönelik müdahaleler.

okumak için tıklayınız

Acı ve Karanlık Bir Hikaye: Radyum Kızları: “Eğer 250.000 doları kazanırsam cenazeme bir sürü gül alabilirim değil mi?”

Onsekiz yaşında bir genç olan Mae Kaene, 1924 yılının yaz aylarında pek çok yaşıtı arkadaşının çalıştığı Waterbury Saat Fabrikası’nda işe girmişti. İş oldukça kolay görünüyordu: Kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyamak… Ücreti de fena sayılmazdı, 40 saatlik haftalık çalışma karşılığı 18 dolar alacak, üstelik de her bir boyadığı saat kadranı

okumak için tıklayınız

Hem zamanın tanığı hem de eylemcisi halk şairi: Ali Çuhadar – Müslüm Kabadayı

Halk şairleri, halk edebiyatımızın sözlü geleneğinde daha çok tarihe tanıklık ederler. Kendileri zamanın yaratıcı eylemcisi ve şiiriyle yönlendiricisi olanlar da vardır. Pir Sultan Abdal, Köroğlu ve Dadaloğlu bunlardan en çok bilinenleridir. Bilinmeyenler ise çoğunluktadır. İşte tarihe tanıklığı yanında zamanının yaratıcı eylemcilerinden olup geniş kitleler tarafından bilinmeyen halk şairlerinden biri de Ali Çuhadar’dır.

okumak için tıklayınız

Çağdaş insan için özgürlük ne anlama gelir ve ondan neden ve nasıl kaçmaya çalışır – Erich Fromm

BİREYİN ORTAYA ÇIKIŞI VE ÖZGÜRLÜK KAVRAMI Asıl konumuza -özgürlüğün çağdaş insan için ne anlama geldiği ve ondan neden ve nasıl kaçmaya çalıştığı sorusuna- geçmeden önce, gerçeklikten bir anlamda koparılmış gibi görünen bir kavramı tartışmalıyız. Kopuk görülmesine karşın, çağdaş toplumda özgürlüğün çözümlenmesinin anlaşılabilmesi için ele almak durumunda olduğumuz bir düşünce bu.

okumak için tıklayınız

Blanqui: Beni ‘Yaşamak hakkınızdır’ demekle suçluyorlar.

Politikaya batmış çıkmış bir insan düşünün ki, 76 yıllık yaşamının toplam 37 yılını aralıklarla cezaevlerinde geçirmiş, devrim davası uğrunda yılmadan, usanmadan giriştiği eylemler yüzünden. Bu devrimci, Auguste Blanqui adlı (1805-1881) büyük devrimcidir. Ansiklopediler, ondan “Fransız politika adamı, Blanquisme denen silahlı eyleme dayalı ütopik sosyalist akımın kurucusu” olarak söz ederler.

okumak için tıklayınız