Brecht’i Anlamak adlı kitabın önemi, yirminci yüzyılın en çok tartışılan sanat ve estetik kuramcılarından Benjamin ile bir tiyatro kuramcısı ve uygulamacısı olarak son derece etkili olan Brecht’i, aynı zamanda dost olmuş, tartışmış ve birbirini etkilemiş bu iki özel şahsiyeti bir araya getirmesi… Brecht’in sanatını Benjamin anlatıyor:
“Brecht için neyin belirleyici olduğunu bir çırpıda söylemek isteyen bir kişinin şu cümleyi kullanması akıllıca olacaktır: ‘Onun konusu yoksulluktur.’ Düşünürlerin, varolan pek az sayıdaki geçerli düşüncelerle; yazarların, sahip olduğumuz pek az sayıdaki sağlam formülasyonlarla; devlet adamlarınınsa insanların yetersiz enerji ve zekâlarıyla nasıl yetinmek zorunda olduklarıdır tüm çalışmalarının teması… Brecht’in yoksulluğu bir tür üniformadır ve onu bilinçli olarak giyen herkese yüksek bir rütbe verir. Kısacası, insanın makine çağındaki fizyolojik ve ekonomik yoksulluğudur. ‘Devlet zengin, insanlarsa fakir olmalıdır; devlet pek çok şey yapabilmeli ama insanlara az şey yapabilme izni vermelidir.’ Bu, Brecht tarafından formüle edildiği, verimliliğinin araştırıldığı ve çelimsiz ve dağınık görünüşüyle ortaya çıkarıldığı şekliyle, yoksulluğun genel insan hakkıdır.”
Walter Benjamin’in Brecht Üzerine Bir Radyo Konuşması, 1930, s. 7-14
Henüz hayatta olan yazarlar hakkında tarafsız, açık ve objektif olarak konuştuğunu iddia etmekte dürüstçe olmayan, aldatıcı bir şey vardır. Her ne kadar
cemalumit
Franz Kafka / Boyun Eğmeyen Hayalperest, Michael Löwy
“Michel Löwy’nin Franz Kafka-Boyun Eğmeyen Hayalperest adlı kitabı, Kafka yorumlarına eleştirel bir toplu bakış sunuyor. Löwy’e göre Kafka üzerine yapılan çalışmaları altı büyük akım altında toplamak mümkün: 1. “Bağlam’ı göz ardı ederek kasıtlı olarak metinle sınırlı kalan dar anlamda edebi okumalar; 2. Biyografik, psikolojik ve psikanalitik okumalar; 3. Teolojik, metafizik ve dinsel okumalar; 4. Yahudi … Devamını oku
Yüzümdeki Kuyu – Metin Kaygalak ‘Işığın kör olduğu yerdeyim.’
Metin Kaygalık’ın ilk şiir kitabı “Yüzümdeki Kuyu” sevgili Orhan Koçak’ın da dediği gibi “kesik kesik akan bir suyu andırıyor”… Ama kendine dönük, kendine akan bir su… Sanki her şey suda başlayıp suda bitiriyor gibi… Kimbilir belki de o büyük sırrı arıyor… ” Bana yüzümü gösterin ölüme günah sinisiyle sunulan sırrın çürüyen aynasında”… Ya da herşeyin … Devamını oku
Özgürlük Yolu, Howard Fast
Konularını daha çok tarihsel olaylardan seçen ve eşsiz kurgu yeteneğiyle bunları bize canlı bir biçimde yaşatan Howard Fast, elinizdeki Özgürlük Yolu (Freedom Road) adlı romanı, “Faşizme karşı mücadelede hayatlarını vermiş olan kara ve beyaz, sarı ve Kızılderili bacı, kardeş ve arkadaşlarının anısına” adamıştır. Nerdeyse, bütün dünya dillerine çevrilmiş olan Özgürlük Yolu, Amerikan tarihinin çok önemli bir dönemine ışık tutmaktadır. İç Savaş´ın sonunda köleliğin kaldırılmasıyla yaşanan kısa bir özgürlük dönemidir bu. Feodalizm ağır bir darbe yemiş ve burjuvazi kendi iktidarını kurarak kapitalizmin yolunu açmıştır. Toprak ağalarının karşısında canlarını vererek savaşan insanlar renk ve sınıf ayrımına bakılmaksızın özgür yaşayacaklarına inanmışlardır. Oysa burjuvazinin iktidarını sağlamlaştırmadan sonra durumun hiç de öyle olmadığı anlaşılacak, köle tutsaklığının yerini başka bir tutsaklık alacaktır. Özgürlük Yolu´nda özgürlüklerin sınıfsal olduğunu bir kez daha gösteren Fast, Amerikan tarihinin bu çok önemli geçiş dönemini
Peter Weiss’in Hayatı
Savaştan sonra Alman dilinde yapıtlar veren en önemli yazarlar arasında bulunan Peter Weiss, 8 Kasım 1916’da, Pastdam yakınlarında Nowawes’te dünyaya geldi. İsviçreli bir aktrisle Bohemya asıllı, sonradan Hıristiyanlığı kabul etmiş Yahudi bir dokuma fabrikatörünün oğludur. Bremen, Berlin ve Bohemya’da büyüyen Weiss, ailesiyle birlikte 1934’te İngiltere’ye gitti. Ancak burada kısa bir süre kaldıktan sonra geçtiği Prag’ta 1939 yılına kadar kaldı. Ressam olmak istediği için Prag’daki Sanat Akademisi’ne iki yıl boyunca devam eden Peter Weiss, diplomasını aldı. Kısa bir süre sonra patlak veren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Almanlar’dan kaçarak İsveç’e geldi, yaşamını grafiker ressam olarak kazandığı Stockholm’e yerleşti. 1945 yılında İsveç vatandaşlığına geçti.
Dikkatleri çekmeyen ilk şiir ve öyküleri yayınlandıktan sonra Weiss 50’li yıllarda çoğu sürrealist ve psikanalitik konulu deneysel ve belgesel filmler çekti. 1952’de yazdığı Arabacının Gövdesinin Gölgesi adlı ilk romanı ancak sekiz yıl gibi uzun bir dönemden sonra yayınlanabildi. Ardından Anne Babaya Veda ve Kaçış Noktası adlı
Direnmenin Estetiği’ne Güven – Karşılaştırmalı Edebiyat Bağlamında Peter Weiss ve Vedat Türkali, Mediha Göbenli
“Direnmenin Estetiği?ne Güven, Alman yazar Peter Weiss?ın romanı ?Direnmenin Estetiği?ni, bizden bir yazarın, Vedat Türkali?nin ?Güven? romanı ile karşılaştırırken, ilk bölümde ?karşılaştırmalı edebiyat? konusunda geniş bilgi sunan, akademi dışı edebiyat okuru için de önemli bir metin. Bütün bir Batı romanı birikimine ?dokunup? geçen, okuru girdabına çeken, sanatı bir ?direnme? aracı olarak algılayan ?Direnmenin Estetiği? ile … Devamını oku
Vente Breve, Synge, Holde Sig Vågen ‘Mektupları Beklemek, Şarkı Söylemek, Uyanık Kalmak’, Nazım Hikmet
“Nazım Hikmet’in şiiri karşı koyulmaz bir coşkuyla bizi yaşama, toprağa ve umuda bağlıyor.” Nazım’ın şiirlerinden bir seçki, Danca olarak yayınlandı ve eleştirmenlerin övgüsüyle karşılandı.
Nazım Hikmet’in şiirlerinden oluşan bir seçki, Danimarkalı devrimci şair Erik Stinus ve Kopenhag’da yaşayan çevirmen Murat Alpar’ın ortak çevirisiyle geçtiğimiz ay yayınlandı. Kitabın adı “Mektupları Beklemek, Şarkı Söylemek, Uyanık Kalmak”.
118 sayfalık çeviri kitap, Tiderne Skifter yayınevi tarafından basıldı. Erik Stinus ve Murat Alpar tarafından kaleme alınan ve Nazım’ın hayat hikayesinin özetine yer verilen önsözde, “Cumhuriyet’in kuruluşuna ve yükseköğrenimini yaptığı Rusya’da Ekim Devrimi’nin ilk yıllarındaki yeniliklere tanık olan Nazım Hikmet, ülkesinin ve yaşadığı çağın en büyük şairlerinden biridir” deniliyor.
“Nazım Hikmet’in şair yaşamı, ne tanrısal bir emirden ne de doğa yasalarından kaynaklanan sömürüye, yoksulluğa ve savaşa karşı verilen mücadeleye adanmıştır. İnsanlar birliktelik içinde hareket ederlerse, kendi koşullarını değiştirebilir, değişik bir geleceğin temelini atabilirler. Nazım Hikmet 1928 yılında çocuklara şöyle
Kafdağı, Müge İplikçi. ‘Yerinden oynatılan yaşamlar ve iki kadının kesişen yazgıları!..’
*Müge İplikçi?nin yeni romanı ?Kafdağı? çıktı. Yazar, romanının düğümünü, Ortadoğulu iki kadının kesişen hikâyesi üzerinden sorduğu bir soruyla atmış: ?Yeniden başlayabileceğimiz, yeniden masallar anlatabileceğimiz bir yer var mı??
Zaman, kapalı. Akıp akmadığı, hızı ya da ağırlığı çok önemli değil; ?kapalı? oluşu onu ?katı? ve ?geçilmez? kılıyor. O kaskatı zamanın geçilmezliğine hapsolunduğunda da zaman akmış, akmamış ya da hızlı akmış, ağırlaşmış ne fayda? Kurtuluş imkânının bulunmadığı herhangi bir yerde ?kapalı? kalabilir zaman. Belki hiç ummazdınız ama Kafdağı?nda bile böyle olabilir bu… Müge İplikçi yeni romanı Kafdağı?nda zaman ve mekân seçimini yaparken, yani aslında hikâyesini, meselesini belirlerken kendisini de okurunu da kapatmayı göze almıştır belki… (Gerçi romanın kapalı kalmış tüm cümlelerinin editörü Çiğdem Su tarafından titizlikle açılan parantezlerle nefes aldığını da söylüyor İplikçi…) Fakat bir yandan da nefes alma ve yeni bir zamana, yeni bir coğrafyaya sıçrama arzusunu
Yılmaz Güney, Prof. Dr. M. Şehmus Güzel
Yılmaz Güney 1 Nisan 1937?de Adana?nın Yenice köyünde dünyaya merhaba dedi. 9 Eylül 1984?te Paris?te aramızdan ayrıldı. 47 yılının 12?den fazlasını hapishanede geçirdi. Türkiye?nin haritasını hapishanelerde çizdi. Bütün hapishanelerde arkadaşı vardır Yılmaz?ın. Tutuklu, mahkum ve gardiyanlar arasında. Nöbet tutan askerler arasında.
Yılmaz’ın dramı, özgürlüğüne kavuştuktan sonra, yeterince zamana sahip olamamasıdır. Hep bir şeyler gelip gelip zamanını çaldı : Hapishane, hastalık ve kaçınılmaz yazgı, ölüm.
İki yıl askerlik yaptı Yılmaz Güney : Sürgün bölüğünde.
Üç yıl yurtdışında yaşamak zorunda kaldı. Yurt dışında daha uzun süre kaldığı sanılıyor, çünkü o üç yıl içinde başkalarının otuz yılda yapacağından fazlasını gerçekleştirdi.
Yılmaz Güney?in en çarpıcı özelliği çok çalışkan olmasıdır. Zekasının da yardımıyla aynı anda birçok işi yapabildi. Aynı anda birçok işin yanında birçok tasarıyı da olumlu sonuca ulaştırmak amacıyla uğraştı. Ve genellikle tasarılarını
Patasana, Ahmet Ümit. ‘İnsan benliğine yapılan bir kazı’
Romanın, “insan benliğine yapılan bir kazı” olduğunu sıkça dile getiren Ahmet Ümit, aynı hareket noktasını 2000 yılında yayınladığı “Patasana”da da koruyor. Mezopotamya olarak anılan bölge, yüzyıllar boyunca hem kanlı iktidar kavgalarının hüküm sürdüğü çeşitli uygarlıklara hem de coğrafî bir kesişme noktası olduğu için şiddetli savaşlara sahne oldu ve bu topraklardan kan ve şiddet hiç eksik olmadı. ?Patasana?da bir anakroniye başvuran Ahmet Ümit, Hititler döneminde yaşanan iç çatışmalarla Türkiye?nin son yirmi yılda tanık olduğu bir dönemi anlamaya çalışıyor.
Ahmet Ümit, tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi olayı, yaşadığı bugünün içinde insanı anlamanın bir aracı olarak kullanır. Dolayısıyla roman kahramanları ve karakterleri de alabildiğine sahicilik taşır. Bu niteliklerle birlikte “Patasana”, Ahmet Ümit romancılığının önemli bir halkasını oluşturur.
“Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım. Tanrıların korkak haline getirdiği bir alçak. Alçakların en acınacak olanı, en tiksinti vereni. Yüreğini dalkavukluk,
İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog (Ciltli), Galileo Galilei
Galileo Galilei?nin Engizisyonda yargılanma ve gözlerini kaybetme pahasına 16 yıllık çalışmayla ortaya çıkardığı, basımı Katolik Kilisesi tarafından yüzyıllarca yasaklanan ve Türkçe çevirmeni Reşit Aşçıoğlu?nun deyimiyle de ?Dünyanın evrendeki adresini değiştiren kitap? 375 yıl aradan sonra Türkçeye kazandırıldı.
“Üzerinde on altı yıl çalıştığı İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog nedeniyle engizisyonda yargılandı, ev hapsine mahkûm edildi. Mahkûmiyeti sırasında ikinci başyapıtı İki Yeni Bilim Üzerine Diyalog’u tamamladı. Her iki yapıt da kısa sürede pek çok dile çevrildi ve modern bilimin başlangıcı olarak tarihe geçti. Diyaloglar ne yalnızca astronomi ne de fizik kitabıdır. Otoriteyi temsil eden Aristoteles düşüncesiyle sıkı bir polemik yürütürken,
Güven, Vedat Türkali
Vedat Türkali 1956 yılında cezaevinde iken Güven romanını yazma düşüncesi kendini gösterir. 90’lı yılların başından itibaren ise on yılı aşkın süre Londra’da Güven romanını yazmaya yoğunlaşır. Ve Vedat Türkali, Türkiye Komünist Partisi?nin tarihi niteliğindeki, İkinci Dünya Savaşı döneminin siyasal yapısının sergilendiği Güven adlı romanını 1999 yılında yayınlamıştır.
Zaman, İkinci Dünya Savaşı’nın var gücüyle devam ettiği 1940 ‘ların başı. İstanbul Üniversitesi’nde okuyan bir avuç anti-faşist devrimci genç, dönemin tek muhalefet partisi olan illegal Türkiye Komünist Partisi’ni aramaktadır. Bir avuç insan, 1940’ların Türkiye’sindeki tüm boyutlarıyla sergilenen karanlığı bir ucundan yırtmak için mücadele vermektedir… Vedat Türkali, beş kitaplık ve iki ciltlik romanı boyunca Komitern belgelerine dayanarak, hakkında verilen “desantralizasyon” kararının öncesindeki ve sonrasındaki TKP’nin durumunu romancılığının bilinen ustalığıyla; iç monologlar ve diyaloglara, olayların, olguların, kişilerin akışıyla ortaya koyar. Türkali,
Vedat Türkali’nin Hayatı
Asıl adı Abdülkadir Pirhasan olan Vedat Türkali, 1919 yılında Samsun?da doğdu. İstanbul Üniversitesi Türkoloji bölümünü bitirdi. Maltepe ve Kuleli Askeri Lisesi?nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1951?de siyasal eylemlerde bulunmakla suçlanarak tutuklandı. Askeri mahkeme tarafından dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yedi yıl sonra koşullu olarak serbest bırakıldı.
Vedat Türkali 1944?1950 ağır baskı döneminde devrimci sanat çevrelerinde ilk kez el altında dolaştırılan gizli şiirleriyle (özellikle ?İstanbul? şiiri ile) tanındı. Şiir uğraşlarını gizlilik döneminden sonra düştüğü hapishanede mapusluk süresince de sürdürdü.
1958 yılında cezaevinden çıktıktan sonra sinema alanında çalıştı. 40’ın üzerinde senaryo yazdı ve üç filmin yönetmenliğini yaptı. Senaryolarını Vedat Türkali takma adı ile yazıyordu. Film alanındaki emekleri günümüz Türkiye Sineması?nda seçkin bir yer tutar. Geniş izleyici yığınlarını da saran
Erich Maria Remarque’nin Hayatı
Erich Maria Remark, 22 Haziran 1898 tarihinde Osnabrück’te Roma kilisesine bağlı katolik bir ailenin içinde doğdu. Babası Peter Remark bir basımevi ustasıydı. Osnabrück arşivlerinde bulunan nüfus kayıtlarına göre 17.yy’da ihtilalde katoliklere yapılan baskılar yüzünden Fransa’dan göç etmişlerdi.Önceleri Remarque olan soyisimleri Alman imlasına göre Remark olmuştu.Bir süre Münster Üniversitesi’nde öğrenim gördü ama 18 yaşında birçok kez yara aldığı 1. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kaldı. Savaştan sonra öğretmenlik, taşçılık ve Berlin’de bir tekerlek firması için test sürücülüğü yaptı.
1929’da, Remarque’nin savaşın mutlak kötülüğünü 19 yaşındaki bir askerin gözünden anlattığı, en ünlü eseri, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Im Westen nichts Neues) yayımlandı. Bu kitabın ardından savaş zamanı ve sonrasını yalın ve duygusal bir dille gerçekçi bir şekilde anlattığı başka eserleri de yayımlandı.
1931’de İsviçre’ye yerleşti. 1933’te, Naziler eserlerini yaktılar ve
Karagöz İle Hacivat, Ülkü Ayvaz
O ele avuca sığmaz Karagöz ile Hacivat, yüzlerce yıldır değerinden, eğlendirici ve öğreticiliğinden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmiştir. Şenlikli, coşku dolu bir kitap “Karagöz ile Hacivat”.
Ülkü Ayvaz’ın “Yaşasın Gökkuşağı”, “Teneke Şövalyeler”, “Şahane Lunapark”, “Gümüş Saçlı Altın Gözlü”, “Domates ile Gözlük” adlı çocuk kitapları da daha önce Cem Yayınları’nca yayınlanmıştı.
1955’de Bayburt’ta doğan Ülkü Ayvaz, İlkokul 1.sınıfı burada, 2.sınıfı komşu ilçe Torol’da, ardından ilköğretimini, öğretmen olan babasının tayiniyle İstanbul’da tamamladı. Hoca İshah Efendi İlkokulu’ndan sonra Hasköy Orta Okulu’nda, Lise öğrenimini de Cerrahpaşa ‘Davutpaşa Lisesi’nde tamamladı.
Lise yıllarında tiyatro çalışmalarına başladı. Tiyatro kolunda, “Nalınlar”(N.Cumalı), “Batak Göl”(Ö.İ.Özturanlı), “Cimri” (Moliere), “Bir Delinin Hatıra Defteri”(Gogol) oyunlarında başrol oynadı. Son iki oyunla İLTÖ (1974), ve AKM (1976) yıllarındaki
1902 Doğumlular, Ernest Glaeser
Ernest Glaeser’in 1902 Doğumlular adlı romanı, savaş ve savaşta alınan tutumları, yığınlardaki değişimleri belgesel bir nitelikte anlatmaktadır. İşçi sınıfının Birinci Dünya Savaşı dönemindeki ruh halini, savaşa dair nasıl bir hazırlıksızlık içinde bulunduğunu ve bunda II. Enternasyonal reformizminin ve şovenizminin nasıl etkili olduğunu çarpıcı bir dille anlatan bu roman, bugünün genç kuşaklarının hafızalarının tazelenmesine katkıda bulunacaktır.
Ernest Glaeser, 1902 Doğumlular adlı romanında bu dönemi bir çocuğun gözüyle oldukça açık ve canlı bir şekilde anlatır. Savaşın bir gerçeğe dönüşmesine kesinlikle inanılmamaktadır. Eğer savaş çıkarsa işçi sınıfı bunu durduracaktır, çünkü işçiler birbirlerine saldırmazlar. Nasıl? Bunun cevabı yoktur II. Enternasyonal?de. Kapitalizmin ilerici olduğu ve kendiliğinden, evrimle sosyalizme varacağı yollu Bernstein revizyonizmi, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve II. Enternasyonal içinde egemen hale gelmiştir. Parti oldukça güçlüdür. Seçimlerde aldığı oy milyonları geçmektedir. Bununla birlikte giderek bürokratikleşmiş ve reformistleşmiştir. Sendikal bürokrasi ve işçi aristokrasisi
Öner Ünalan’ın Hayatı
1935 yılında Bursa’da doğan yazar, çevirmen ve araştırmacı Öner Ünalan, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni bitirdikten sonra ABD’de eğitim dalında yüksek lisans yaptı. Öğretmen, teknik eleman, danışman ve yönetici olarak çalıştı.
1965 yılında “Karıncayı İncitmeyen Adam” adlı öyküsüyle, Yunus Nadi Armağanı kısa öykü birincilik ödülünü aldı. Çeşitli dergilerde az sayıda öykü yayımladı. 1970’ten sonra dil üstüne çalışmalarına ağırlık verdi. Güneş Dil Teorisi, halk dili, Türkçede “ve” sorunu, çevirmek ve dil yenilemek, bilimsel terimlerin Türkçeleştirilmesi, dil-ideoloji ve politika konularında çalıştı.
Özellikle dil-ideoloji ve politika üstüne yazdığı inceleme ve derlemelerini Soyut, Türkiye Yazıları, vd. dergilerde yayımladı. Yazılarının bir kısmını “Dil ve Politika” (1993) adıyla kitaplaştırdı. Gene dil üstüne günlük biçiminde yazdığı denemelerini Papirüs’te (1980-1981), Dize’de (1995-1998), ve Evrensel Kültür’de (1998-1999) yayımladı. Yazılarında genellikle Ragıp Gelencik takma adını kullandı.
Öner Ünalan’a göre politika her alana olduğu gibi dile de el atar. Dolayısıyla dil ve dille ilgili sorunlar da politikanın konusu ve aracı olmaktan kurtulamazlar. Ünalan, “Dil ve Politika” adlı kitabının önsözünde şöyle der:
Darwin Ne Yaptı? Öner Ünalan
Bu kitap, bütün tarih boyunca çatışan, savaşan -doğaya doğa bilimleriyle bakan AKIL – DENEY yoluyla; doğaya doğa dışıyla bakan İNAN – DOGMA yolunun, önemli çatışma alanlarından birini ve hâlâ süren meydan savaşının komutanlarından Darwin?i, yapıtını ve bilimini anlatıyor.
Aynı zamanda bu kitap, “WASP” kültürsüzlüğünün kitap ve fimlerinde Roger Bacon yerine Büyücü Mervin?i bol bol anlatıp, gösterip yüceltmesinin; Darwin yerine sömürgen Victoria dönemi, yönetimini büyütmesinin, övmesinin nedenleri için delilleri de içeriyor.
Daha önemlisi, öncesi ve sonrasıyla Darwin?in Evrim Yasaları araştırmacı Öner Ünalan?ın gözüyle irdelenip açıklanıyor.
1935 yılında Bursa’da doğan yazar, çevirmen ve araştırmacı Öner Ünalan, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni bitirdikten sonra ABD’de eğitim dalında yüksek lisans yaptı. Öğretmen, teknik eleman, danışman ve yönetici olarak çalıştı.
1965 yılında “Karıncayı İncitmeyen Adam” adlı öyküsüyle, Yunus Nadi Armağanı kısa öykü birincilik ödülünü aldı. Çeşitli dergilerde az sayıda öykü
Bir Beyoğlu Gerçeği İzinde… Erinç Büyükaşık
Sokaklarında dolaşıp büyük yoksulluğu ve yoksunluğuyla geçmişe ağıdını söyleyen Beyoğlu’nun şarkısını dinliyorum günlerdir. Yılışık Fransız Sokağı’nın, Tünel’e sığınan yabancıların yarattığı Avrupalılığın ötesinde caddenin diğer ucuna ulaşıyor sesim: Tarlabaşı.. Adında bile bir kriminal gerçekliği istemese de taşıyan bir göçzede İstanbul silüeti. Birçok eski levanten yapının yıkılmaya yüz tuttuğu, sokaklarında geceleri zencilerin, esrar satıcılarının, mafyanın, ölüm tacirlerinin kol gezdiği bir başka Beyoğlu.
Belediye’nin İstiklal’in mağazalarına, ışıltısına indirgediği bu ilçeyi anlamak yoksulluğu ve derin uçurumları kavramakla eşdeğer. Tarihine biraz göz atmak gerek bu semtin. Bizans’tan başlayan öyküsünde Osmanlı’ya kadar hep levanten kimliğiyle ortaya çıkan Pera, Bizans dönemindeki İstanbul’un sonradan gelişen yerleşim yeri olmuş. İmparator 2.Theodosius tarafından bir kısmı yaptırılmış olan İstanbul surlarının çevrelediği kapalı alanın Haliç’e ve Marmara’ya bakan yamaçlarında konutlar; Sirkeci çevresinde ticaret kuruluşları; Sarayburnu, Beyazıt, Aksaray,
İzmir 1830 – 1930: Unutulmuş Bir Kent Mi? Marie-Carmen Smyrnelis
1922?deki büyük yangın, İzmir?in tarihinde önemli bir kırılma noktası oluşturur. Bu olay, 19. yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu?nun en ihtişamlı şehirlerinden biri sayılan İzmir?i karanlık bir unutulma dönemine hapseder. Yine de, bu parlak liman şehri kendi küllerinden yeniden inşa olmayı başardı. Elinizdeki kitap, daha çok bu yangından önceki İzmir?i, yani Osmanlı İzmir?ini inceliyor. Tabii, İzmir?i İzmir yapan kentlileri esas alarak: Müslüman halk için burası, nüfusun büyük bir kısmı Hıristiyan ya da Yahudi gayrimüslimlerden oluştuğu için ?gâvur İzmir?dir. Avrupalılar içinse, süregelen entelektüel yaşamın yoğunluğu nedeniyle ?Doğu?nun küçük Paris?i?? Bu kozmopolit yapı içinde Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar Avrupa?ya doğrudan açılan bu ticaret kentinde hoşgörüleri, yeniliğe açıklıkları ve sanat sevgileriyle, hep birlikte yaşadılar. Marie-Carmen Smyrnelis?in derlediği ve İzmir?in kozmopolit zenginliğini ortaya çıkaran bu çok yazarlı kitap, 1830-1930 yılları arasında, İzmirlilerin hikâyesini anlatıyor.
*?Fransız akademisyen Smyrnelis, 19. yüzyıl İzmir?inin