Yazar: cemalumit

Dilenciler – Aslıcan Kalfa Topateş

Tarihin en eski mesleklerinden biri de dilencilik. Aslıcan Kalfa-Topateş, kitabında her şeyden önce dilenciliğin, yoksullar için bir hayatta kalma stratejisi olduğunu hatırlatıyor. Tarihsel devamlılık olduğu gibi, bir değişim de var ama: Feodaliteden kapitalizme ve kapitalizm içinde refah devletinden küreselleşmeye, dilenciliğin “bağlamının” nasıl değiştiğini görüyoruz. Kitabın geniş bölümünü, Türkiye’nin toplumsal tarihinde dilenme kültürü ve onun değişimi

okumak için tıklayınız

Tımarhaneler – Erving Goffman

Patolojik olan, bir işleyiş bozukluğudur esasında. Bir şeyin, bir nesnenin, bir organın normal işleyişinden uzaklaşması, sapması hâlidir, kısacası ilişkiseldir. Psikiyatrist de, aynen bir saat tamircisi veya dâhiliyeci gibi, bu türden bir patoloji tanımından hareket eder, ancak bir farkla: Yelkovanın gerektiği gibi dönmemesi veya böbreğin beklenen enzimleri salgılamaması esasen teknik bir meseleyken, uygunsuz addedilen bir davranış

okumak için tıklayınız

Devrimcilerin Filistin Günlüğü (1968-1975) – Oktay Duman

Ülkemizde devrimci hareketin tarihi henüz bütünlüklü bir şekilde yazılabilmiş değil. Son yıllarda bu ihtiyacı gidermek için yakın tarihi irdeleyen sözlü tarih çalışmaları yapılıyor. Elinizdeki çalışma da, sözlü tarih çalışmalarının yeni bir örneği. Devrimcilerin Filistin Günlüğü, Devrimci hareketin bugüne kadar üzerinde pek kalem oynatılmamış önemli bir kesitini, geniş bir zaman dilimi kapsamında ele alınıyor.

okumak için tıklayınız

Biraz hayat, biraz mizah – Elif Kutlu

Vedat Özdemiroğlu’nun yazılarından müteşekkil ‘Türkçe Sözlü Hafif Mizah’, aslına bakılırsa eğlenceli dost sohbetlerinin kağıda dökülmüş hâli. Yazdıklarıyla, yaşadıklarını her daim komik olanla katıştıranların safına geçen Özdemiroğlu, gözleri satır aralarında gezinen okurlarının çoğunlukla tebessüm etmelerini ve gülerken düşünmelerini, düşündükçe yaşananların zamanla nasıl parodiye dönüştüklerini gösteriyor; biraz soluklanmayı sağlamanın ötesine geçmiyor.

okumak için tıklayınız

Cingöz Recai’den Peyami Safa’ya: Açık Mektup

Sayın Bayım, Bilmiyorum ne kadar oluyor, bir gün elime, fukara cüzdanı kılığında bir kitap uzattılar, ve: – Cingöz! dediler, bak, adamın biri, senin hayatını yazıyor. O gün bana uzatılan kitabı, büyük bir dikkatle okumuştum. Her sahifeyi bitirdikçe, hayretle ısırdığım parmağımı biraz daha kanatıyordum. Yazılanların, benimle alakası, kitabın adından ibaretti. Kitabın üzerindeki adamın yanında, fes giymiş lord

okumak için tıklayınız

Psikoloji tarihinde Freud ve Jung ‘un mektuplaşmasının büyük önemi

Önsöz Napolyon, “Zamanı gelmiş bir düşünce, bayraklarını dalgalandıran bir ordudan daha güçlüdür” demişti. Bu söz adeta, kısa süren ortaklıklarının başlangıcında hemen hemen dünya çapında bir muhalefetle uğraşmak zorunda kalan Freud ve Jung’un düşüncelerinin yayılması için söylenmiş gibidir.

okumak için tıklayınız

Neden Yazmak – Süleyman Deveci

Yazı yazmaya başladıktan bir süre sonra (ki bu bazılarında birkaç yıl, bazılarında ise on yıllara sarkan bir süreç içerisinde kendisini gösterebilir) öyle bir an gelir, artık yazmak namus borcu gibi bir şeydir. Bağımlısından öte tiryakisi gibi bir ucube olup çıkmışsınızdır. Yazmasanız dayanamayacağınızı, nefesinizin tıkanacağını, hareket edemeyeceğinizi zannedersiniz. Yazdıkça hava almaya, kalp ritimlerinizin düzenli atmaya başladığına

okumak için tıklayınız

Gönüllü körleşme – Elif Kutlu

Nazilerin Avusturya’yı işgal etmek üzere olduğu dönemde kitaplarından başka bir şeyle ilgilenemeyecek kadar kendini dış dünyadan soyutlayan Prof. Kien’in ‘çok açıklı’ hikâyesi, Therese Krumbholz’u işe almasıyla başlar. Elias Canetti, profesörün başına gelenleri trajik bir komedi gibi anlatsa da Kien’in körleşmeye uzanan hikâyesi aslında tepkisizliğin düşüreceği durumun betimlenmesidir. ‘Körleşme’ çağımıza dahi bir eleştiri olarak düşünülebilir.

okumak için tıklayınız

Sait Faik Abasıyanık’ ın Hayatı

“Yazı yazmam için bana çiçek, kuş özgürlüğü değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin özgürlüğü lazım. Küçücük özgürlükler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk özgürlüğü istiyordum.” (*)“Hırçınlığı vardı son zamanlarda. Birçok kişilere kızıyor, onlarla karşılaşmak, konuşmak istemiyordu. Gece yarısına doğru Beyoğlu’nda ayrıldık, o Osmanbey’e evine gitti, ben Kadıköy’e geçtim. Ertesi gün öğle üzeri Gazeteciler Cemiyeti’ne giriyordum

okumak için tıklayınız

Franz Kafka, “Bir Açlık Sanatçısı” – Gönenç Kaytaz

Kafka’nın “Bir Açlık Sanatçısı” adlı hikayesi, yazarın ölmeden önce yayınlanan son eseri olarak ta bilinmektedir. Yazar, bu hikayesinde, bir kafeste günlerce aç kalarak şehrin göbeğinde gösteri yapan bir adamın öyküsünü anlatmaktadır. Hayatını yalnızca bu yolla idame ettiren bir sanatçının öyküsüdür bu aynı zamanda. Beslendiği, hayat bulduğu, nefes aldığı dünya bunun üzerine kurulmuştur onun için. Bu

okumak için tıklayınız

6-7 Eylül 1955 yağması ve 1964 sürgünleri. “Galiba dozu kaçırdık” Celal Bayar

Bugün tarihimizdeki utanç verici olaylardan biri olan 6-7 Eylül yağmasının 60. yıldönümü. Geçen yıl da aynı vesileyle “Cumhuriyet’in azınlık raporunu” (okumak için tıklayın) sizlerle paylaşmıştım. O yazının girişinde geçmişi neden hatırlamalıyız sorusuna uzunca bir cevap vermiştim. Bu yüzden bu hafta neden utanç verici bu olaya dair yazdığımı açıklamaya girişmeyeceğim, doğrudan konuya gireceğim.

okumak için tıklayınız

Şeyleşme – Rogers Behrens

Şeyleşme yirminci yüzyıldaki eleştirel teorinin anahtar bir kavramı­dır; Georg Lukacs bu kavramı 1923 yılında yayınladığı Tarih ve Sınıf Bilinci’ kitabında Hegel’e dayanarak geliştirmiştir. ” [ … ] Bir arı, balmumu peteklerinin inşasıyla, kimi inşaat ustaları­nı utandırır. Fakat en başından, en kötü inşaat ustasını bile en iyi arıdan ayıran özellik: peteği, balmumuyla yapmadan önce zihnin­ de

okumak için tıklayınız

Aynaya Bakıyoruz – Ergün Doğan

Şu anda bana en korku veren şey, belki de posta memurlarımızın yazgıları… Ingeborg BACHMANN Açık pencereden dolan rüzgarın tül perdeyi havalandırmasıyla belden yukarısı açık seçik görünmeye başlamış, onu suçüstü yakalayan ilk biz olmuştuk. Gerçi tülperdenin dalga dalga akarak tekrar kapanması yüzünden, onu görebildiğimiz bütün zaman, zarfı açtığı birkaç saniyeyle sınırlı kalmıştı, ama kentte kulaktan kulağa

okumak için tıklayınız

Gerçek ile kurgunun diyalektiği – Elif Kutlu

Susan Sontag, fotoğraf konusunda söylenebilecek her şeyi söylemesinin yanı sıra sinema ve tiyatro konusunda yazdıklarıyla; denemeleri ve romanlarıyla, kendini her şeyden mahrum bırakarak giriştiği yazma deneyiminde ne kadar derinlikli ve sade olabileceğini ‘Yanardağ Sevdalısı’nda gösterir okuruna. ‘Edebiyatın temsilcisi ve insan hakları savunucusu’ olarak tanımladığı kimliğinin, feminist, biseksüel, yönetmen ve diğer yönlerinin de merak edilmesini sağlar

okumak için tıklayınız

Orhan Veli’nin toplumsal şiirleri – Asım Bezirci

“Kuyruklu Şiir” ile “Cevap” iki kedinin konuşmasını anlatır. Kedilerden biri ciğercinin kedisidir, öbürü ise sokak kedisi. Biri varlıklı sınıfı öbürü yoksul sınıfı temsil eder. Aralarındaki konuşma bu sınıfların birbiriyle ilişkilerini ortaya çıkarır. Birinci şiir (“Kuyruklu Şiir”) yoksul sınıfın durumunu belirtir:

okumak için tıklayınız

Tomris olmayı kim istemez? Elif Kutlu

Her kadının sırf âşıkları yüzünden Tomris Uyar olmak isteyeceği safsatasıyla başarılı kadınların uğraşlarını hiçe sayanlar; hikâyelerine buladığı yaratıcılığını görebilmek, öykülerine yakından bakabilmek, fikirleriyle tanışmak ve onu gerçekten tanımak için Tomris’le biraz daha konuşmalı/yazdıklarını biraz daha okumalı. ‘Aşkın Yıpranma Payı’ bu buluşmayı sağlayabilecek kitaplardan biri. Çoğu zaman sözünü sakınmayan yazılarla zamanında konuşması ‘ayıp’ olan ve toplumun

okumak için tıklayınız

Boşluk – Ergün Doğan

Gülümü yaratacağım senin için. Hem de ne kadar elmas varsa deniz suyunda o kadar gülü, ne kadar yüzyıl varsa gök tozları içinde o kadar gülü, tek bir çocuk kafasında ne kadar düş olabilirse o kadar… Louis ARAGON BOŞLUK Birileri fısıldamalıydı bizlere, doğruyu söylemeliydi. Sözcüklerin taşıdıkları anlamları kavramamız nasıl mümkün olacaktı aksi halde. Kapanda eli kolu

okumak için tıklayınız

Ozanlar – Halil Yılmaz

Ozanlar, halk ozanları… İçinde yaşadıkları toplumun, çağın tanığı ve sorumlusudurlar. Toplumsal, siyasal olaylara kayıtsız ve duyarsız kalamazlar. Onlar demiri, çakmak çakmak kayaları, aşılmaz dağları delen çelik uçlu birer matkap gibidirler. Onların Misyonu kokmuş karanlıkları bir ışık gibi delmektir. Zulmün, sömürünün, haksızlığın ve ahlaksızlığın egemen olduğu düzene baş kaldırmak, doğal olarak da o düzene aykırı düşmektir.

okumak için tıklayınız