Kategori: Makaleler

Bertrand Russell: Nietzsche’nin öğretileri hakkında neler düşüneceğiz?

Nietzsche (1844-1900) kendisini haklı olarak Schopenhauer’ın ardılı olarak görmüştü. Bununla birlikte, o pek çok bakımdan Schopenhauer’dan üstündür. Özellikle öğretisinin tutarlılığı ve bağdaşımıyla. Schopenhauer’ın doğulu dünyadan el çekme ahlakı, onun istemi kadir-i mutlak sayan metafiziğiyle uyuşur görünmemektedir. Nietzsche’de istem, metafizik olduğu denli ahlaksal üstünlüğe de sahiptir. Nietzsche bir profesörse de akademik olmaktan çok, edebi bir filozoftu.

okumak için tıklayınız

Hangi cennetten kovulduk biz? – Sebahattin Sumeli

İnsanlık tarihinde iki anlayış hep var olagelmiştir. Biri sürekli eskiye özlem duyan, onu arayan, ona dönmek isteyen; biri tam tersine onu aşmak isteyen, ondan kurtulmak isteyen ve hızla uzaklaşmak isteyen iki uç feraset var olmuştur. Birincisi, ‘nerede o eskiler, o eski günler, zamanlar’ vs. eskiye dair ne varsa paha biçilmez, neredeyse kutsallık mertebesine çıkarırken; diğeri

okumak için tıklayınız

Deniz ‘in annesi idam kararını radyodan duyunca ne yaptı? Hamdi Gezmiş anlatıyor

“5 Mayıs Cuma günü yine okula gitmişti annem… Sabahçıydı. Sıkıyönetim vardı. İzin almak kolay değildi. Okulda müdürü, “Siz gidin hocam” demiş; izin vermişler. 5’ini 6’sına bağlayan gece evde baş başaydık. Oturduk radyonun başına bekledik sabaha kadar… Belki TRT vermez diye bir yandan Moskova Radyosu’nun Türkçe yayınını dinliyordum. Yok. Haber yok. Uzanmıştık, arada dalıyorduk; sonradan söyledi

okumak için tıklayınız

Deniz Gezmiş ‘in Penfriend’i (mektup arkadaşı) Gabriele’nin peşinde Berlin’e…

Benim yaş kuşağım “Penfriend” modasını iyi bilir. Bir dönem İngilizce öğrenmenin en iyi yolu, yurtdışından mektup arkadaşı edinmekti. Onlarla yazışarak dil geliştirilirdi. Buna aracılık eden kuruluşlar, dünya gençleri arasında adres değiş tokuş ederdi. Facebook’un öncüsüydü belki…. Deniz’in de 17 yaşındayken, dört ‘Penfriend’i vardı. Ravalpindi’den Baby Maudud… Berlin’den Gabriele Kadenbach… Belçika’dan Jeannine… Ve Buenos Aires’ten Teresita…

okumak için tıklayınız

“Umut mu? Umut her zaman var. Umutsuzluk diye bir şey yok.” – Deniz Gezmiş

Hele hücreye kapatılıp da, düşünme rahatlığına erince. Bildiğin tek şey var: İdam, ölüm. Ama biliyor musun, pek de korkunç gelmiyor bu sana. Umut mu? Umut her zaman var. Umutsuzluk diye bir şey yok. En azından “Kaçabilirim, kurtulabilirim belki” diye düşünüyorsun. Ama bir şey söyleyim mi, çıkarılacak bir affı düşünmüyorsun. O yok işte. Ve bir devrimcinin,

okumak için tıklayınız

İşte Deniz ile Mahir’i buluşturan ilk eylem

Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ı buluşturan ilk eylem 1963 yılında Hürriyet gazetesinin imza attığı bir yalan haber sonrasında gerçekleşti… Cumhuriyet gazetesinde “Deniz mektupları” başlıklı bir yazı dizisi kaleme alan Can Dündar, ilk yazısında Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ı buluşturan ilk eylemi ve Gezmiş’in Ali Sami Yen Stadı’nın açılışında attlattığı büyük kazayı yazdı. Yazı şöyle: 1963

okumak için tıklayınız

Devlet, Deniz Gezmiş’e ne teklifi götürdü?

Baba, Mektubunuzu aldım. Sevindim. Benim için burada endişelenecek bir durum yok. Her ne kadar kavga olduysa da bizim onlarla bir ilişkimiz yok. Kavga hükümlüde oldu. Ben ise müşahadede yatıyorum. Burada rahatım yerimde. Canım da sıkılmıyor. Bol bol kitap okuyorum. Tahliyeyi falan da düşündüğüm yok. Nasıl olsa bir gün tahliye olacağım. Benim için önemli olan sizin

okumak için tıklayınız

Lenin: Tolstoy ve İşçi sınıfının mücadelesi

TOLSTOY VE İŞÇi SINIFININ MÜCADELESi Tolstoy egemen sınıfları olağanüstü bir güç ve içtenlikle yermiş ; günümüz toplumunun ayakta durmasına yardım eden kilise, adalet, militarizm, «yasal» evlilik, burjuva bilimi gibi tüm kurumların iç yalanını çarpıcı bir biçimde belgelemiştir. Böyle olmakla birlikte, Tolstoy’un öğretisi, yaşamla, emekle ve bugünkü düzenin mezar kazıcısı durumunda bulunan işçi sınıfının mücadelesiyle tam bir uyuşmazlık halindedir.

okumak için tıklayınız

Franz Kafka’da Kişilik ve İşçi Sınıfı

KİŞİLİK VE İŞÇİ SINIFI Çağımız insanının temel sorunu, yani yabancılaş­mayı aşmak için birey ile toplumun, Ben ile dış dünyanın birleştirilmesi, Kafka’nın yapıtlarının çekirde­ğini oluşturur. Bir toplum teki niteliğiyle, umutsuz bir bireysel başkaldırıyla yabancılaşmış bir dünyanın kar­şısına dikilmek değil, bir yere alınabilmek, bir topluma ait olmak, böylece de korkudan, yalnızlıktan kurtulmak, Kafka’nın yıkılması olanaksız tutkusudur. Milena’ya yazdığına göre «her şeyi

okumak için tıklayınız

“İşçiler marş söyleyerek sahneye girerler.” 1 Mayıs Marşı / Şiiri – Sarper Özsan

Rutkay Aziz: “Dilden dile dolaşan ve nakaratı ile miting meydanlarını coşturmayı başaran ünlü 1 Mayıs marşı, özellikle 1970’li yılları yaşamayan kuşaklarca, yabancı bir marştan uyarlama olarak biliniyor. Oysa 1 Mayıs marşı, sözüyle bestesiyle bir Türkiyeli sanatçıya, Sarper Özsan’a ait. Özsan bir tiyatro oyunu için hazırladığı marşın hiç hesapta yokken nasıl bir eylem marşı haline geldiğini

okumak için tıklayınız

Lev Tolstoy: Dünyanın yaratılışından beri öldürmenin fiziksel ve ahlaki açıdan kötü olduğu bilindiği halde, neden milyonlarca insan birbirini öldürdü?

Savaş ve Barış Adlı Kitap İçin Birkaç Söz (1868) – Lev Tolstoy Beş yıl boyunca, uygun yaşam koşullarında, kesintisiz ve sıra dışı bir biçimde emek harcayarak hazırladığım bu eseri yayımlarken, bir önsözle eser hakkındaki görüşlerimi dile getirmek ve bu arada okurlarda uyandırabileceği şaşkınlığın önüne geçmek istiyorum. Okurların kitabımda benim istemediğim ya da dile getirmeyi başaramadığım

okumak için tıklayınız

Charlie Chaplin: Diktatörler kendi hırsları için halkı köleleştirir.

Charlie Chaplin’in 1940 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen başında, o büyülü sessizliğini bozarak çektiği ilk sesli filmidir Büyük Diktatör (The Great Dictator). Sessizliğini bozmuştur, çünkü artık 20. yüzyıla (ve tabi müthiş öngörüsüyle sonraki yüzyıllara) damgasını vurmuş olan diktatörlere, militarizme, kapitalizme, emperyalizme ve en önemlisi sadece dönemin değil geleceğin de umutsuz, köleleştirilmiş, sindirilmiş ve korkutulmuş sessiz

okumak için tıklayınız

Savaş Romanları – Mediha Göbenli

Savaş romanları hakkında bir yazı yazmam söz konusu olduğunda nereden başlamam konusunda düşünmeye başladım. Çünkü başlangıçlar bütünlük açısından önemlidir. Kaldı ki ya doğrudan, ya da ideolojik savaşlarla her şeyin – düşüncelerin, halkların… – parçalandığı, paramparça edildiği bir zamanda bütünlük daha da önemlidir. Bütünlük adına; romanın bir edebi tür olarak çok sonra doğuşunu göz önünde bulundurup

okumak için tıklayınız

Cemal Süreya: Üçüncü Dünya Savaşı ilk iki dünya savaşından ayrı özellikler taşıyacaktır.

Değişim Ünlü hukukçu L. Duguit, devletin tüzel kişiliğini yadsırken şöyle der: “Hiçbir tüzelkişiyle bir masada oturup yemek yemedim.” Bu söz burjuva devleti için çok büyük bir doğru payı taşımaktadır. Çünkü burjuva devletinin temelinde bütün kitleyi kavrayan “toplumsal sözleşme” varsayımı yoktur; halkın kan damarlarını kalın kalın kendi yüreğinden geçirmez; halkın örgütlenmiş bir bileşkesi değil, hakim sınıfların

okumak için tıklayınız

Kadın Mücadelesi Üzerine Yazılmış Altı Kitap – Elif Şahin Hamidi

Bu korkunç salgının, kadın haklarına, kadınların dişini tırnağına takarak elde ettiği kazanımlara zarar vermemesini umarak, bu mücadelenin detaylarına erişebilmemizi mümkün kılan birkaç kitaba yakından bakmaya davet ediyorum herkesi.  Kadınlar, ölmek istemiyor. Evlatlarının boy attığını görmek, onların acılarına, sevinçlerine, umutlarına ortak olmak istiyor. Diktiği ağacı her gün sulamak, göğe uzanan, tomurcuklanan, çiçeğe duran dallarına tutunmak, huzurlu

okumak için tıklayınız

Sait Faik: “Yazmasam deli olacaktım” – B. Sadık Albayrak

“Yazmasam deli olacaktım”; Sait Faik’in bu sözünü hepimiz biliriz de, hangi öyküsünde, neyi anlatmak için yazdığını çoğumuz bilmeyiz. Bağlamından kopartılmış bu söz pek hoşumuza gider. Bir yazarın işi yazmak olduğuna göre, yazmasa deli olması, işini tutkuyla yapan bir yazar için en olağan söz olsa gerektir deyip geçeriz. Bana öyle geliyor ki “yazmasam deli olacaktım” sözü

okumak için tıklayınız

William Golding’in Sineklerin Tanrısı – Ece Çakır

Yüzlerce yıl boyunca Hıristiyan kilisesi, insanın doğumuyla günahkâr bir varlık olarak hayat bulduğunu söylemiştir. Tanrının emirlerine karşı gelip bilgelik ağacının meyvesini yiyerek insanoğlu kendini lekelemiş, kaderini sonsuza dek değiştirmiştir. Peki, bu görüşten hareketle insan gerçekten “lekeli”, kusurlu bir varlık mıdır? Herkesin içinde iyilik olduğu kadar, kötülük de var mıdır? Bu iyilik ve kötülük doğuştan mı

okumak için tıklayınız

Kısık ateşte uslu uslu kaynamayı beceremeyenlerin romanı: Sanrılar

“İşte Taylan! işte Asya! Milyonlarca yıllık üreme içgüdüsü ne diye aşkla sarmaş dolaş oldu bilinmez ya, kısık ateşte uslu uslu kaynamayı beceremediler. Bu hikâye, milyonlarca yıllık insan içgüdüsünün tek eşlilik ve sadakatle çatışmasının hikâyesidir! Hangisini seçerlerse seçsinler, dışarıda kalan mutlak suretle saldırganlaşacaktır!” (Sanrılar, s.10) Günay Aktürk’ün romanı Sanrılar, bireyin iç dünyasına yapılan bir yolculuk. Aşkını,

okumak için tıklayınız

Kemal Tahir’i Anlamak? – Öznur Özkaya

Edebiyatımızda derin izler bırakan Kemal Tahir; eserleri ve fikirleri çok tartışılan yazarlardandır; marksizmi, Osmanlıyı, Batıcılığı, tarihi bıkmadan usanmadan sorgulamış, hazır kalıplara hep karşı durmuş, marksizmi bile yerli bir söyleme oturtmuştur. Osmanlı haritasına bakıp Evliya Çelebi’yi, Âşık Paşa’yı, Mevlit’i okuyan, Batı’ya barbar deyip Osmanlı’yı göğe çıkaran bir marksisti anlamak tabii ki biraz güçtür. 104. yaş gününü,

okumak için tıklayınız

Varoluşun grotesk trajedisi – Vildan Kıralı

Ferdydurke, Polonyalı yazar Witold Gombrowicz’in 1937’de yayınlanan ilk ve en dikkat çekici romanıdır. Yazar eserinde varoluşun verdiği acıyı grotesk bir biçimde anlatır. Özgün Lehçe metinde başkahraman ve anlatıcı olan Józio, Józef Kowalski’dir ama eserin Türkçe çevirisinde Osman Fırat Baş tarafından Yuzef Kovalski, Yuzef’cik ya da Yujo olarak çevrilmesi uygun görülmüştür. Bu yüzden yazının devamında Osman

okumak için tıklayınız