Cehalet Yoluyla Adalet JOHN RAWLS

Belki çok zenginsiniz. Belki Karun kadar zenginsiniz. Fakat birçoğumuz değil, hatta bazı insanlar çok fakir. O kadar ki, kısa hayatlarının çoğunu aç ve hasta olarak geçiriyorlar. Bu pek de adil ya da doğru görünmez, kesinlikle de değildir. Eğer dünyada gerçek adalet olsaydı, bir yanda elindeki çok fazla parayı nasıl harcayacaklarını bilmeyenler varken, bir yanda da açlık çeken çocuklar olmazdı. Hasta olan herkes iyi bir tıbbi tedavi alma olanağına sahip olurdu. Afrika’daki yoksulların durumu, ABD ve İngiltere’deki yoksullardan kat be kat daha kötü olmazdı. Batının zenginliği, doğduğu yer konusunda talihsizliği kendi hatası olmayanlardan, binlerce kat fazla olmazdı. Adalet, insanlara adil davranmakla ilgilidir. Çevremizde hayatları iyi şeylerle dolu insanlar ve kendi hataları olmamasına rağmen, hayatta kalmak için pek az seçeneği olan insanlar vardır: Yaptıkları işi, hatta yaşadıkları şehri seçemezler. Bu eşitsizlikleri düşünen kimileri, hemen, “evet ama hayat zaten adil değil” deyip omuz silkecektir. Genellikle bunlar, özellikle şanslı olanlardır; diğerleri ise zamanlarını toplumun nasıl daha iyi düzenlenebileceğini düşünmeye harcayacak ve belki de daha adil olması için değiştirmeye çalışacaklardır.
Kendi halinde mütevazı bir Harvard akademisyeni olan John Rawls (1921-2002), insanların bu tür şeyler üzerine düşünme şekillerini değiştiren bir kitap yazdı. Yirmi yıla yakın gayretli düşünmenin sonucu ortaya çıkan kitap Bir Adalet Teorisi’ydi (1971). Aslında bir profesörün diğer profesörlere hitaben kaleme aldığı, oldukça kuru, akademik dille yazılmış bir kitaptır. Ancak bu türdeki birçok kitabın aksine, kütüphanenin tozlu raflarında kalmak yerine bir çok satan haline geldi. Bu kadar çok insanın onu okumuş olması bir bakıma inanılmazdır. Ama kitabın temel noktalarını oluşturan düşünceler o kadar ilgi çekiciydi ki kısa sürede, filozoflar, avukatlar, politikacılar ve başka pek çok kişi tarafından okunan, yirminci yüzyılın en etkileyici kitaplarından biri olarak ilan edildi. Rawls bile bunun mümkün olabileceğini hayal edememişti.
Rawls, İkinci Dünya Savaşında savaşmıştı ve 6 Ağustos 1945’te Japon şehri Hiroşima’ya atom bombası düştüğünde Pasifik’teydi. Savaş zamanında yaşadıkları onu derinden etkiledi, nükleer silah kullanımının yanlış olduğuna inanıyordu. O dönemde yaşayan birçok insan gibi daha iyi bir dünya, daha iyi bir toplum yaratmak istiyordu. Ama o değişimi getirmek için siyasi bir davaya dahil olmak ya da mitinglere katılmak yerine düşünmek ve yazmayı tercih etti. Adalet Teorisi’ni yazdığı dönemde Vietnam Savaşı şiddetlenmiş ve Birleşik Devletlerde büyük çaplı savaş-karşıtı gösteriler —bunların hepsi barışçıl değildi— başlamıştı. Rawls, o anki sıcak meselelere kapılmak yerine, adalete dair soyut genel sorunlar üzerine yazdı. Çalışmasının merkezinde, birlikte nasıl yaşadığımız ve devletin yaşamlarımızı etkileme biçimleri üzerine açık seçik düşünmemiz gerektiği fikri yatıyordu. Varoluşumuzun tahammül edilebilir olması için işbirliği yapmamız gerekiyordu. Peki ama bunu nasıl yapacaktık?

Yeni ve daha iyi bir toplum tasarlamak zorunda olduğunuzu hayal edin. Sorulacak sorulardan biri, “kim ne alacak?” olabilir. Eğer içinde yüzme havuzu ve hizmetçilerin olduğu güzel bir malikânede yaşıyorsanız ve sizi tropikal bir adaya götürmeyi bekleyen özel jetiniz varsa, pekâlâ bazılarının —belki de en çok çalışanların— çok zengin, bazılarının da çok fakir olduğu bir dünyayı aklınıza getirmiş olabilirsiniz. Şu anda yoksulluk içinde yaşıyorsanız, kimsenin aşırı zengin olmasına izin verilmeyen, erişilebilir olan her şeyden herkesin eşit pay aldığı bir toplum tasarlarsınız muhtemelen: Özel jetlere izin verilmeyen, talihsiz insanlara daha çok şans verilen bir toplum. İnsan doğası aynen böyledir: İnsanlar daha iyi bir dünyayı tanımlarken, fark etseler de fark etmeseler de, kendi konumlarını düşünme eğilimi gösterirler. Bu önyargılar ve peşin hükümler siyasi düşünmenin biçimini bozar.
Rawls’un dâhice fikri, hepimizin sahip olduğu birtakım bencilce önyargıları önemsiz gösteren bir düşünce deneyi —buna “İlk Konum” diyordu— bulmaktı. Temel düşüncesi fazlasıyla yalındır: Daha iyi bir toplum tasarla; ama bunu, toplumda hangi konumda olacağını bilmeden yap. Zengin, fakir, engelli, güzel, erkek, kadın, çirkin, zeki ya da akılsız, yetenekli ya da yeteneksiz, eşcinsel, biseksüel ya da heteroseksüel olup olamayacağını bilmeden. Rawls, sonunda kendinizi nerede bulacağınızı ya da nasıl biri olacağınızı bilmediğiniz için bu hayali “cehalet örtüsü” altında daha adil ilkeleri seçeceğinizi düşünür. Kendi yerinizi bilmeden seçim yapmaya dayalı bu basit yöntemden yola çıkarak adalet teorisini geliştirir. Teorisi, tüm mantıklı insanların kabul edeceğini düşündüğü iki ilkeye dayanmaktadır: Özgürlük ve eşitlik ilkeleri.

İlk ilke Özgürlük İlkesidir. Bu, herkesin, ellerinden alınmaması gereken bir dizi temel özgürlük hakkına sahip olmasıdır; örneğin inanç özgürlüğü, liderlerine oy verme özgürlüğü ve geniş çaplı bir ifade özgürlüğü. Bu özgürlüklerin bazılarını kısıtlamak insanların büyük çoğunluğunun hayatlarını daha iyi hale getirebilecek olsa bile, Rawls, bu özgürlüklerin çok önemli olduğunu ve her şeyden önce bunların korunması gerektiğini düşünüyordu. Bütün liberaller gibi Rawls da bu temel özgürlüklere yüksek bir değer veriyor, herkesin temel özgürlüklere hakkı olduğuna ve bunların insanların elinden alınmaması gerektiğine inanıyordu

Rawls’un ikinci ilkesi olan Farklılık İlkesi tamamen eşitlikle ilgilidir. Toplum, en çok ezilen gruplara daha fazla servet eşitliği ve fırsat verebilecek şekilde düzenlenmelidir. İnsanlar farklı miktarlarda para kazanıyorsa, bu eşitsizlik ancak en kötü durumdakine doğrudan yardım ediliyorsa mümkün olabilir. Bir bankacı, asgari ücretli bir işçiden 10.000 kat daha fazla kazanabilir, eğer asgari ücretli işçi bundan doğrudan yararlanabiliyorsa ve bankacının daha az kazanması durumunda kendisinin alamayacağı kadar yüksek miktarda bir ücret alıyorsa. Rawls işlerin başında olsa, sonuçta en fakir olan daha fazla para kazanmadığı sürece, kimse yüksek miktarda ikramiye almazdı. Rawls, bunun, kendilerinin zengin mi fakir mi olacaklarını bilmedikleri takdirde, mantıklı insanların seçeceği türden bir dünya olduğunu düşünür.

Kimin ne kadar kazanacağı hakkında Rawls’tan önce düşünen filozoflar ve politikacılar, en yüksek ortalama serveti üretecek bir durumdan yana taraf almışlardı. Bu, bazı insanların aşırı zengin, pek çok kişinin orta zenginlikte ve az sayıda insanın çok fakir olabileceği anlamına gelebilir. Ancak Rawls için böyle bir durum, hiçbir aşırı zenginin olmadığı, ama ortalama gelir daha düşük olsa bile herkesin daha eşit pay aldığı bir durumdan daha kötüdür.

Meydan okuyucu bir düşüncedir bu —özellikle de dünyanın şu anki durumunda yüksek maaşlar paralar kazanabilenler için. Bir diğer önemli Amerikalı siyaset felsefecisi ve Rawls’a göre siyasi açıdan daha sağda yer alan Robert Nozick (1938-2002) bu konuyu sorgulamıştı. Mükemmel bir basketbol oyuncusunu izlemeye gelen hayranlar, bilet paralarının küçük bir kısmını bu oyuncuya vermekte özgür olmalıydı kuşkusuz. Paralarını bu şekilde harcamaya hakları vardı. Eğer milyonlarca insan onu izlemeye gelirse, o zaman sporcu —Nozick’e göre adil olarak— milyonlarca dolar kazanacaktır. Rawls, bu görüşe tamamıyla karşıydı. Rawls’a göre bu anlaşmanın sonucunda en fakir olan daha varlıklı hale gelmediği sürece, basketbol oyuncusunun kişisel kazancının böyle yüksek seviyelere çıkmasına izin verilmemeliydi. Rawls, tartışmaya yol açacak şekilde, yetenekli bir atlet ya da yüksek zekâlı biri olmanın, otomatik olarak bireylere daha yüksek kazanca sahip olma hakkını vermeyeceğine inanır. Bunun bir nedeni de sportif yetenek ya da zekâ gibi şeylerin, şans meselesi olduğuna inanmasıdır. Çok hızlı bir koşucu ya da muazzam bir basketbol oyuncusu ya da üstün zekâlı biri olmanız, daha çok kazanmayı hak ettiğiniz anlamına gelmez. Atletik olarak yetenekli olmak ya da zeki olmak, “doğal piyango”yu kazanmanın bir sonucudur. Pek çok kişi Rawls’a şiddetle karşı çıkar ve mükemmelliğin ödüllendirilmesi gerektiğini düşünür. Ancak Rawls, bir şeyde iyi olmakla daha fazlasını hak etmek arasında otomatik bir bağlantı olmadığını düşünmektedir.

Peki, ya bazı insanlar cehalet örtüsünün arkasında kumar oynamayı tercih ederse? Ya hayatı bir piyango olarak düşünüyor ve toplumda sahip olacakları çok cazip konumlar olduğundan emin olmak istiyorlarsa? Muhtemelen kumarbazlar, aşırı zengin olma ihtimalleri varsa, fakir olma riskini de göze alabilirlerdi. Yani Rawls’un tanımladığı dünyadansa, ekonomik olanakları daha geniş bir dünyayı tercih ederlerdi. Rawls, mantıklı insanların bu şekilde hayatları üzerine kumar oynamayacağına inanıyordu. Belki de bu konuda yanılıyordu.

Yirminci yüzyıl filozoflarının büyük bölümü, geçmişteki büyük düşünürlerle bağlantılarını yitirmişti. Rawls’un Adalet Teorisi, Aristoteles, Hobbes, Locke, Rousseau, Hume ve Kant’ın yazmış olduklarıyla birlikte anılmaya değer, siyaset felsefesinin yirminci yüzyılda yazılmış çok az sayıda eserinden biriydi. Rawls, bu konuda hemfikir olmayacak derecede mütevazıydı. Ancak onun örneği Michael Sandel, Thomas Pogge, Martha Nussbaum ve Will Kymlicka da dahil, günümüzde yazan bir filozof kuşağına esin kaynağı oldu: Hepsi de felsefenin, nasıl birlikte yaşayabiliriz ve yaşamak zorundayız konusunda zorlu ve derin sorularıyla meşgul olması gerektiğine inanır. Önceki kuşaktan bazı filozofların aksine, bu soruları cevaplamaya çalışmaktan ve toplumsal değişimi teşvik etmekten çekinmezler. Felsefenin sadece yaşama şeklimizle ilgili tartışmamıza yön vermesini değil, aslında yaşama şeklimizi değiştirmesi gerektiğine inanmaktadırlar.

Felsefenin
Kısa Tarihi
Nigel Warburton
Çeviren: Güçlü Ateşoğlu
Alfa Basım Yayım Dağıtım