Kolektif Suçluluk ve Sosyal Adalet Hareketleri

Kolektif Suçluluğun Uygarlıktaki Rolü

Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nda kolektif suçluluk duygusunu, uygarlığın gelişiminin temel bir dinamiği olarak ele alır. Ona göre, uygarlık, bireyin Eros (yaşam içgüdüsü) ve Thanatos (ölüm içgüdüsü) gibi ilkel arzularını bastırırken, bu bastırma süreci bireyde ve toplulukta suçluluk duygusu yaratır. Bu suçluluk, özellikle Thanatos’un dışa vurumu olan saldırganlığın toplumsal normlarla dizginlenmesinden kaynaklanır. Freud, bu kolektif suçluluğun, uygarlığın ahlaki ve kültürel normlarını pekiştiren bir yapıştırıcı olduğunu savunur; insanlar, içgüdülerini bastırdıkları için suçluluk hisseder ve bu duygu, toplumu bir arada tutan sosyal sözleşmeyi güçlendirir. Ancak bu, uygarlığın birey ve toplumu kendi özüne karşı bir çatışmaya sürüklediği anlamına gelir.

Suçluluğun Bilinçdışındaki Yükleri

Psişik düzeyde, kolektif suçluluk, süper-ego’nun birey üzerindeki baskısının toplumsallaşmış halidir. Freud’a göre, bireyin agresif dürtüleri (örneğin, başkalarına zarar verme arzusu) uygarlık tarafından yasaklandığında, bu dürtüler bilinçdışına itilir ve suçluluk olarak geri döner. Kolektif düzeyde, bu suçluluk, tarihsel travmalar, savaşlar veya toplumsal eşitsizlikler gibi ortak deneyimler aracılığıyla topluma yayılır. Modern toplumlarda, sosyal adalet hareketleri bu psişik yükü yansıtır; örneğin, tarihsel adaletsizlikler (kölelik, sömürgecilik) veya sistemik eşitsizlikler, kolektif bir suçluluk duygusu uyandırır. Bu duygu, bireyleri ve toplumları geçmişin günahlarıyla yüzleşmeye iter, ancak aynı zamanda psişik bir huzursuzluk yaratır: İnsanlar, kendi arzularına ve tarihsel miraslarına karşı bir iç savaş yaşar.

Suçluluğun Toplumsal Kontrol Aracı Olarak Kullanımı

Politik açıdan, Freud kolektif suçluluk duygusunun, uygarlığın bireyleri ve toplumu kontrol etme aracı olduğunu öne sürer. Toplum, suçluluğu ahlaki normlar ve otorite figürleri aracılığıyla manipüle ederek itaat sağlar. Modern gözetim toplumlarında, bu mekanizma sosyal adalet hareketleriyle yeni bir boyut kazanır. Politik psikolojik bir perspektiften, bu hareketler kolektif suçluluğu bir değişim aracı olarak kullanır; örneğin, ırkçılık veya cinsiyet eşitsizliği gibi konularda toplumsal suçluluk duygusu uyandırmak, reform taleplerini güçlendirir. Ancak bu süreç, aynı zamanda bireyleri ve grupları suçluluk ve utanç döngüsüne hapsedebilir. Freud’un görüşü, bu suçluluğun hem birleştirici hem de bölücü bir güç olduğunu gösterir; sosyal adalet, kolektif suçluluğu iyileştirmeye çalışırken, aynı zamanda yeni çatışmalar doğurabilir.

Suçluluğun Toplumsal Distopik Hapishanesi

Freud’un kolektif suçluluk kavramı, modern toplumların distopik doğasını aydınlatır. Uygarlık, bireylerin ve toplulukların suçluluk duygusunu kullanarak bir tür psişik hapishane yaratır. Günümüz toplumlarında, sosyal adalet hareketleri bu suçluluğu tarihsel adaletsizlikleri düzeltmek için bir katalizör olarak kullanırken, aynı zamanda bireyleri sürekli bir öz-eleştiri ve kefaret döngüsüne hapseder. Örneğin, “iptal kültürü” (cancel culture), kolektif suçluluğun bireyleri yargılama ve cezalandırma aracı haline geldiği bir distopyayı yansıtır. Freud’un karamsar vizyonu, bu suçluluk duygusunun özgürleştirici olmaktan çok, birey ve toplumu yeni bir tahakküm biçimine mahkûm ettiğini ima eder: İnsanlar, geçmişin günahlarının gölgesinde kendi özlerini yargılar.

Suçluluktan Kurtulmuş Bir Toplum Hayali

Freud, suçluluk duygusunun uygarlığın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu savunurken, bu duygudan kurtulmuş bir toplumun ütopik bir hayal olduğunu öne sürer. Sosyal adalet hareketleri, bu ütopik özlemi yansıtır; eşitlik, adalet ve empati temelli bir dünya yaratma çabası, kolektif suçluluğu iyileştirme arzusundan beslenir. Ancak Freud’un karamsarlığı burada devreye girer: Suçluluk, insan doğasının ve uygarlığın ayrılmaz bir parçasıdır; çünkü içgüdülerin bastırılması olmadan toplum var olamaz. Modern sosyal adalet hareketleri, bu ütopik hayali gerçekleştirmeye çalışırken, suçluluğu bir motivasyon aracı olarak kullanır, ancak bu süreç genellikle yeni ahlaki normlar ve baskılar yaratır. Freud’un uyarısı, suçluluktan tamamen kurtulmanın imkânsızlığına işaret eder; ütopik bir toplum, sadece bir yanılsamadır.

Suçluluğun İkiyüzlü Yüzü

Freud, uygarlığın ahlaki normlarının suçluluk duygusunu hem yarattığını hem de manipüle ettiğini savunur. Kolektif suçluluk, bireyleri “ahlaklı” olmaya zorlarken, aynı zamanda uygarlığın ikiyüzlü çıkarlarına hizmet eder. Modern sosyal adalet hareketlerinde bu çelişki, suçluluğun hem bir değişim aracı hem de bir kontrol mekanizması olarak kullanılmasıyla belirginleşir. Örneğin, bireyler veya kurumlar, tarihsel adaletsizliklere karşı suçluluk duyarak “doğru” davranmaya zorlanır, ancak bu suçluluk genellikle yüzeysel jestlere (örneğin, performatif aktivizm) dönüşebilir. Freud’un ahlaki eleştirisi, suçluluğun özgürleştirici bir güç olmaktan çok, uygarlığın tahakkümünü pekiştiren bir araç olduğunu gösterir. Bu, provokatif bir soru doğurur: Kolektif suçluluk, adaleti mi sağlar, yoksa sadece yeni bir ahlaki despotizm mi yaratır?

Suçluluktan Bize Kalan

Freud’un kolektif suçluluk kavramı, uygarlığın birey ve toplumu nasıl şekillendirdiğini anlamada güçlü bir çerçeve sunar. Uygarlık, suçluluğu bir yapıştırıcı olarak kullanarak düzeni korur, ancak bu süreç bireyde ve toplulukta psişik huzursuzluk ve ahlaki çelişkiler yaratır. Modern sosyal adalet hareketleri, bu suçluluğu tarihsel adaletsizlikleri düzeltmek için bir araç olarak kullanırken, aynı zamanda bireyleri ve toplumları yeni bir suçluluk döngüsüne hapseder. Kolektif suçluluk, insanlığı adalete mi götürür, yoksa uygarlığın gölgesinde ebedi bir kefaret arayışına mı mahkûm eder? Günümüz toplumları, bu soruya rahatsız edici bir yanıt verir: Suçluluk, özgürlüğün değil, tahakkümün gölgesidir.