Başkalarının Bakışı Bir Medusa Laneti midir?
Sartre’ın “başkalarının bakışı” (le regard), bireyin özünü ve varoluşsal özgürlüğünü derinden sarsan bir karşılaşma olarak ortaya çıkar. Başka birinin gözleri, bireyi yalnızca bir özne olmaktan çıkarır; onu kendi bilincinin dışına taşır ve başkalarının yargılayıcı, tanımlayıcı algısında bir nesneye dönüştürür. Bu bakış, bireyin kimliğini yeniden inşa etmeye zorlar; çünkü insan, kendini başkasının gözünde gördüğü haliyle tanımaya başlar. Bu süreç, özgürlüğün ağırlığını hissettirirken aynı zamanda bir tür içsel çöküşü, utancı ya da yabancılaşmayı tetikler. Sartre, bu durumu, bir parkta yalnızken özgürce var olan birinin, aniden bir yabancının bakışıyla kendini “yakalanmış” hissetmesiyle betimler. Bu, bireyin kendi anlamını yaratma çabasını kesintiye uğratır ve onu başkalarının sunduğu bir aynada görmeye mahkûm eder.Oğuz Atay’ın, Tehlikeli Oyunlar’ında Hikmet Benol, bu bakışın ağırlığı altında ezilen, ancak ona karşı direnmeye çalışan bir ruhtur. Hikmet, modern Türk toplumunun dayattığı kalıplar—saygın bir meslek, düzgün bir aile, toplumsal uyum—ile kendi iç dünyasının kaotik, sorgulayıcı doğası arasında sıkışmıştır. Toplumun gözleri, onun her hareketini yargılar; komşuların, iş arkadaşlarının, hatta sevgilisi Bilge’nin bakışı, Hikmet’i kendi benliğinden uzaklaştırır. Bu bakış, onu bir “mühendis”, bir “koca” ya da bir “başarılı adam” gibi sabit rollere hapsetmeye çalışır. Ancak Hikmet, bu rollerin sahteliğini sezer ve kendi “oyunlarını” oynayarak, yani kendi anlamını yaratmaya çalışarak bu taşlaşmaya direnir. Yine de, bu direniş onu yalnızlığa ve içsel bir parçalanmaya sürükler; çünkü başkalarının bakışı, onun kendi özünü sorgulamasına ve kendini sürekli bir aynalar labirentinde görmesine neden olur. Hikmet’in yazdığı mektuplar, iç monologları ve absürt hayalleri, bu bakışa karşı bir isyan, ama aynı zamanda bu bakışın kaçınılmaz etkisine teslim oluşun izlerini taşır.Mitolojide Medusa’nın bakışı, bu varoluşsal gerilimin en keskin ve korkutucu yansımasıdır. Medusa’nın gözleri, kurbanını bir anda taşa çevirir; bu, bireyin öznelliğini, hareketini, özgürlüğünü yok eden mutlak bir nesneleşmedir. Medusa’nın bakışı, Sartre’ın başkalarının bakışının bireyi sabitleyen, onu kendi özgür varoluşundan koparan etkisine çarpıcı bir ayna tutar. Tıpkı Medusa’nın kurbanları gibi, Hikmet de toplumun yargılayıcı gözleriyle karşılaştığında kendi benliğini yitirme tehlikesiyle yüzleşir. Toplumun ona biçtiği roller, onun akışkan, sorgulayıcı ruhunu dondurmaya, onu bir kalıba hapsetmeye çalışır. Ancak Hikmet, Medusa’nın bakışından kaçmaya çalışan bir kahraman gibi, bu taşlaşmaya karşı kendi hikâyesini yazarak, kendi oyunlarını oynayarak direnir. Ne var ki, bu direniş, tıpkı mitolojik bir kahramanın Medusa ile karşılaşmasındaki gibi, hem cesaret hem de trajedi barındırır; çünkü Hikmet, toplumun bakışından tamamen kurtulamaz ve bu mücadele, onun ruhunda derin yaralar açar.Hikmet’in tragedyası, başkalarının gözlerinde kendini yeniden inşa etme çabasıyla kendi özünü yitirme korkusu arasında salınmasıdır. Medusa’nın taşlaştırıcı bakışı, bu korkunun mitolojik bir yansıması olarak, bireyin özgürlüğünü ve öznelliğini yok eden bir güç olarak belirir. Sartre’ın bakış kavramı, Hikmet’in toplumla ve kendi benliğiyle çatışmasını anlamak için bir mercek sunar: Hikmet, başkalarının gözlerinde bir nesne olmaktan kaçarken, kendi varoluşsal anlamını yaratma mücadelesinde hem özgürleşir hem de yalnızlaşır. Bu, onun hem bir kahraman hem de bir kurban oluşunun öyküsüdür; tıpkı Medusa’nın bakışına yakalanan, ancak o bakışı alt etmeye çalışan mitolojik figürler gibi.