Bauman, Iskarta Hayatlar adlı yapıtında yüzyılımızı yakından ilgilendiren ve derinden etkileyen sosyal problemler arasında yer değiştiren büyük insan kitlelerini, modernleşme ve küreselleşme temelinde ele alıyor.
Bauman modernitenin küresel gerçekliğini rasyonel tahlil edebilen sosyal teorisyenler arasında önemli bir yere sahiptir. Çağdaşlarının ilgiyle takip ettiği Bauman hegemonyacı sosyoloji paradigmasının aksine, özgürleştirici sosyolojik düşünme yönteminin geniş bir okur kitlesine yayılmasında da etkili olmuştur. Pek çok yapıtında insanlık ailesini ilgilendiren meselelere ilişkin bir okuma alanı açan Bauman, Iskarta Hayatlar’da ise kendine özgü sosyolojik deneyimiyle güncel sosyal problemleri tartışır.
Küresel ekonominin yeni tüketim alışkanlıklarını hep bir yükselişte tuttuğu gezegenimizin en temel sorunlarını nüfus artışı ve kitlesel göç oluşturmaktadır. Kitabın daha başlangıcında “gezegenimiz doldu” ifadesini kullanan Bauman bunlara sosyoloji ve siyaset bilimi açısından eğilir. Gezegen doldu saptamasıyla yeryüzünün durumuna değil, sakinlerinin yaşam koşullarına ve imkânlarına gönderme yapar. Yazarın aktarımıyla, dolan gezegende, “atık insanlar ya da daha doğru bir nitelemeyle harcanmış insanlar (ihtiyaç fazlası ya da ıskarta insanlar; zorunlu nedenlerle ya da bilerek/isteyerek kayıt dışı bırakılanlar) modernleşmenin kaçınılmaz sonuçlarından biri, modernitenin ayrılmaz bir parçası” olarak kabul edilirler. (s. 17-18) Onun bu değerlendirmesi sanayileşme sürecinde sosyal-ekonomik yapının hızla değişimi sonucunda dayanışmanın ve geleneksel mesleklerin giderek ortadan kayboluşunun kodlarını da içinde barındırır. Toplumsal yaşam değişirken, kamusal alanda, tersten bakarsak yüzer-gezer kalabalıkların dolaşıma girdiğini görürüz. Dahası, kentlerin yüzü değişmekte, kendi içinde ekonomik ve psikolojik sınırlarla bölünen kentler “akışkan korkunun” ve “akışkan kötülüğün” kol gezdiği bir düzensizliğe doğru evrilmektedir. Yeni yerleşim alanları, gösterişli uydu kentler, güvenlikli gözde siteler, ışıltılı alışveriş merkezleri kentsel ortamdaki gerginliği, ekonomik ayrışmayı ve sosyal parçalanmayı önlemeye yetmiyor. Öte yandan gün geçtikçe derinleşen eşitsizlik ve yoksulluk sarmalı kent imajında adeta iyileşmez bir çıbana dönüşmüştür. Kuşkusuz, modern tarihin kendisi de büyük ölçüde eşitsizlikler tarihidir. Özellikle sosyal devletin ihtiyaç olarak önemsendiği dönemde “eşitsizlik gezegenin modernleşmiş kesimlerinin, yerel nüfus fazlası sorunlarına küresel çözümler aramasına ve bulmasına olanak verdi”. (s. 18) Modernleşmenin hükmü tüm dünyayı etkisi altına alma çabasıyla sürerken, sanayi kapitalizmi yerini finans kapitale bırakarak pazar ilişkileri anlamında dünyanın küreselleşmesini hızlandırdı. Bauman dolan gezegende yerel sorunlara küresel çözümler bulma zamanının artık geçtiğini söyler. Başka bir ifadeyle, “küreselleşme, atık insanların ya da harcanmış insanların üçüncü ve en bereketli, en az kontrol edilen üretim hattını” oluşturmaktadır. (s. 19) Bu, küreselleşmenin toplumsal sonuçlarının mutlak yansımasının olduğu emek piyasası ve çalışma yaşamında ortaya çıkan sorunlarla paralel yürüyen bir özelliğe sahiptir.
Günümüzde geleneksel toplumsal sorunların yanı sıra yeni sorunlar çığ gibi büyüyor.Fanatizmin, şiddetin, kadın cinayetlerinin, sosyal dışlanmanın, yoksulluğun, yoksunluğun, her şeyden kötüsü umutsuzluğun karanlık bir nehir gibi çoğaldığını belirten Amin Maalouf, “Pusulasız bir halde girdik yeni yüzyıla” derken çok haklıydı. Üstüne üstlük, Çivisi Çıkmış Dünya kitabında Bauman’ın dikkat çektiği konulara da eğilerek okura şöyle sesleniyordu. Yeni bir yüzyılda, “dünyanın hepten çivisinin çıktığını düşündüren kaygı verici olaylar meydana geliyor; üstelik bunlar birçok alanda birden gerçekleşiyor; entelektüel dünyanın, finans dünyasının, iklimin, jeopolitiğin, etiğin çivisi çıkmış durumda”. (s. 11)
Bauman yapıtının “Başlangıçta Tasarım Vardı ya da Düzen Kuruculuğun Atıkları” bölümünde, Batı Avrupa’da 20. yüzyılın sonlarına doğru genç insanları baskı altında tutan yeni huzursuzluklar içinde işsizliği, depresyonu ve belirsizlikle çevrili gelecek kaygısını irdeliyor. İşsizliğin bir tür ıskarta ilan edilen, gözden çıkarılmış kitleleri anımsattığı bilinmektedir. Iskartaya çıkarılmış insanların, insan haysiyet ve onuru açısından değerlendirildiğinde, toplum dışına itilmelerinin onaylanması mümkün değildir. İnsan tanımlandığı niteliğiyle psiko-sosyal bir varlık olduğundan, bu olumsuzluk hali sağlıklı olmanın temel ölçütlerini ortadan kaldırır. Bauman’ın anlatımıyla “modern tarih tasarımların tarihi, doğayı fethetme ve/veya onu yenme yolundaki savaşın denenmiş, tüketilmiş, reddedilmiş ve terk edilmiş tasarımlarının müzesi/mezarlığıdır”. (s. 37) Modern tarih boyunca bu rolleri büyük bir iştahla ulus-devletler yerine getirmeye gayret gösterdi. Düzen sağlayıcı, bütünleştirici bir güç olarak hukuk ve yurttaşlık odakta yer aldı. Dünya ekonomik göstergeleriyle ilerlemeye devam ederken insan bir sorunsal olmayı sürdürdü. Sonuçta modernitenin tali hasarları çeşitli biçimlerde yaşam içerisinde somutluk bulur. Yararlı olanın tutulduğu, dışlananın atık olarak değerlendirildiği insanlar bir hayalet olmaktan çoktan çıkmaya başlamıştır.
Kitabın “Onlardan Çok mu Var? Ya da Ekonomik İlerlemenin Atıkları” kısmında Bauman modern çağın büyük göçlerin çağı olduğunu vurguluyor. Çeşitli nedenlerle yer değiştiren insan kitlelerinin sosyal problemleri de gittikleri yerlere taşınmaktaydı: Sosyal dışlanma, marjinal olma, nüfus fazlalığı, işsizlik… Önceleri toplumsal yapıda vuku bulan sosyal problemler ulus-devletlerin sosyal koruma önlemleriyle bir ölçüde giderilebilmekteydi. Nitekim iktidarların, yurttaşların sosyal refahını gözeten uygulamaları, artarak göç eden insanların sorunları söz konusu olduğunda ağır eleştirilere maruz kalmaktadır. Buna korku, güvensizlik, belirsizlik ve risk eşlik eder. Bauman’a göre göç olgusunda ağırlıklı bir yer kaplayan, “mülteciler, yerinden edilenler, sığınmacılar, muhacirler, sans papiers (belgesi olmayan, kaçak göçmen) küreselleşmenin atıklarıdır”. Modern çağın ekonomik amaçlı göçlerine yenileri eklenince Batıda kaygı dolu günler yaşanır. Elbette modernitenin ve küreselleşmenin toplumsal sonuçları bunlardan ibaret değil. Örneğin geleneksel, gözden düşürülmüş mesleklerle geçimini sağlamaya çabalayanlar yok olma yolundayken, gözden çıkarılanların seçici konumda olamaması demokratik bir tutum olarak kabul edilemez. (s. 75) Ekonomik figür ya da ekonomik işlevi olmayanların başına gelen en kötü olay bu olmalıydı.
Zygmunt Bauman
Kitabın “Her Atık Kendi Çöplüğünde ya da Küreselleşmenin Çöpü” isimli bölümünde Bauman dağınık, çığırından çıkmış, denetimsiz küreselleşme süreçlerinin en çarpıcı ve meşum sonuçlarından birini, François de Bernard’ın “yerkürenin suça bulaşması ve suçun küreselleşmesi” ifadesiyle destekler. İnsan zayiatı küreselleşmenin en doğal çıktısıdır. Diğer yandan ekonomik ilerleme gelişmiş ülkeleri çekim gücü yapmaktadır. Ancak küreselleşme, ana ürünleri olarak belirsizlik ve belirsizlikten doğan endişeyi çoğaltır. Devlet güçleri bu belirsizlikle mücadelede başarı gösteremedikleri gibi, hedeflerini küreselleşmenin atıkları konumundaki mültecilere, sığınmacılara ve göçmenlere yöneltir. Böylece dönüşümün vahim sonuçlarından birini, sosyal devlet denen kapsayıcı toplum modelinden yargılama hukuku, cezai yaptırımlar ve suçla mücadele gibi terimlerle ifade edilen dışlayıcı devlete geçişin emarelerini tüm çıplaklığıyla yaşarız. (s. 81)
Bauman toplumsal yapıya ağır faturası olan sosyal problemlerin doğasını titizlikle masaya yatırır. Sosyal problem yaşayan insanların içinde ıskarta insanların dışlayıcı pratikler nedeniyle “yararlı” ve “meşru” insanlar konumuna çıkmasının zorluğunu ifade eder. Bu yalnızca gelişmiş Batılı ülkelerin değil, modernleşme sıkıntısı yaşayan ülkelerin de çözmesi gereken sorunlar kategorisinde yer alır. İstihdam sorunu bulunan nüfus düşünüldüğünde, gelişme sürecindeki ülkelerin “seri mülteci üretimi” kuşkusuz inşa edilen kamplarla ya da güvenli bölgelerle ne kadar önlenebilecektir ki? Bauman buna ilişkin çarpıcı bir detay verir:
“Mülteciler atık insanlardır; geldikleri ve geçici olarak barındıkları ülkede yararlı bir işlev görmezler, yeni toplumsal bünyeye asimile olamazlar, olmaya niyetlenseler bile bu gerçekçi bir hedef değildir…” (s. 94)
Toplumsal ilerlemenin merdivenlerinden yukarı çıkmak bir yana, aşağılara, hatta merdiven altlarına hapsolmaktadırlar. Son kertede kaybeden geleceğin toplumu olmaktadır. Bu insan grupları girdikleri toplumlarda dışlanmayı yaşarlar. Meşru yurttaşlar topluluğu arasında kendilerine yararlı bir yer açmaları çeşitli badirelerle engellenir. Dahası, “koruma altında olmak istenmek değildir ve mültecilerin bu iki durumu birbiriyle karıştırmaması için her şey yapılır. Bir kez mülteci olan, sonsuza dek mültecidir”. (s. 96)
Yersiz yurtsuz insanların payına dışlanarak kaybolmak düşer. Yeri gelir, mülteci barınma merkezleri dışında yerleşme şansı yakaladıkları gettolarda yoksulluk ve yoksunluk örüntüleriyle ortalama bir yaşamı dahi idame ettiremezler. Gettoların yer aldığı ülkelerde saygın yurttaşların karşı karşıya kaldıkları sosyal problemler küreselleşmenin sosyal-ekonomik sonuçlarıyla artınca, sosyal devletin işlevlerinin askıya alınmaya başlandığı gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Sosyal problem yaşayan insanların talepleri karşısında refah devleti güvenlik devletine dönüşürken, mücadele stratejileri politikacılar tarafından sorunlu yurttaşların her an “kriminalize” olacakları varsayılarak belirlenir. Atık insanları topluma kazandırmanın maliyetini sosyal niteliklerinden hızla vazgeçen devlet karşılayamamaktadır. Yine de bütün telaş “toplumun sağlığı” ve sosyal sistemin “normal işleyişi” tehlikeye girmesin diyedir. (s. 102)
Evet, “Avrupa demokrasi tarihini taçlandıran ve yakın geçmişe dek onun baskın karakteri ilan edilen “sosyal devlet” günümüzde geri çekilmektedir. Sosyal devlet meşruiyetini, yurttaşlardan sadakat ve itaatkârlık talebini, onları koruma, ıskartaya çıkarılmaya, dışlanmaya ve reddedilmeye –bireysel yetersizlik ya da kazalardan ötürü “atık insan” kategorisine sokulmaya– karşı sigorta görevi görme, kaosun ve tesadüfiliğin pençesindeki hayatlara kesinlik ve emniyet getirme vaadinden alıyordu. Şanssız bireyler tökezleyip düştüğünde birileri ellerinden tutacak, ayağa kalkmalarına yardım edecekti.” (s. 107) Sosyal devlet yurttaşlarına taahhüt ettiği şeylerden vazgeçti. Toplumsal koruma işlevsizleşirken kaotik güvensizliğin belirlediği bireyselleşme yaygınlaştı. Toplumun birey adına yüklendiği güven, toplumsal koruma ve sosyal adalet görevleri yerini bireyin kendi çabasına bıraktı. Siyaset kurumu da bu değişimden pek rahatsız görünmemektedir. Kuşkusuz sosyal adaletin ve sosyal hizmetlerin önemsizleştirilmesiyle ileride toplumun daha çok bedel ödeyeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok.
Kitabın son bölümünü “Atık Kültürü” konusu oluşturmaktadır. Bauman, “akışkan modernite fazlalıkların, ıskartaların, atıkların ve atık tasfiyesinin uygarlığıdır” derken, Avrupa Birliği ülkelerinin yurttaşları açısından endişe ve belirsizlik ürettiğini ileri sürer. Akışkan modern dünyanın normal tanımlanan insanları tüketimle gündem bulurken, piyasa toplumunda hem tüketen hem de tüketilen konumda olmaları onları “müşteri-meta” olmanın dayanılmaz kırılganlığıyla sosyal bütünleşmenin semtine dahi uğratmaz. Dışlanmanın korkusu insanı yeni tüketim çılgınlıklarına yönlendirmektedir. Bu bağlamda yerinde bir yorumla, insani atıkların ve atık insanların tasfiyesi sorunları, bireyselleşmenin akışkan modern, tüketici kültürü üzerinde her zamankinden fazla baskı yapıyor. Toplumsal hayatın en önemli veçhelerini esir alıyor, yaşam seyirlerini ele geçiriyor, en önemli faaliyetlere damgasını vuruyor, onları kendi atıklarını üretmeye sevk ediyor. Konunun sosyolojik okumasını Bauman şu şekilde yapmaktadır: “Eski Büyük Birader’in derdi içeri almak, dahil etmek, birleşip bütünleştirmek, hizaya sokmak, hizada tutmaktı. Yeni Büyük Birader ise dışlamakla, bulunduğu yere uymayanları saptamakla, onları alıp ait oldukları yere yollamakla ya da daha başında elemekle meşgul.” (s. 153)
Toparlayacak olursak, Bauman, Iskarta Hayatlar adlı yapıtında yüzyılımızı yakından ilgilendiren ve derinden etkileyen sosyal problemler arasında yer değiştiren büyük insan kitlelerini, modernleşme ve küreselleşme temelinde ele alıyor. Göçmenler bir yana, kendi yurttaşlarına uzun yıllar sosyal devletin gerektiği şekilde hizmet veren devlet mekanizmaları kamusal görevlerini yerine getirmek de istemiyor. Devletin toplumsal korumacı doğasını güvenlikçi politikalara bırakmasına istihdam sıkıntıları, işsizlik ve tüketim sorunları eklemlenince, “güvenli ve mutlu bir yaşam” düşüyle gelen insanları baş edebileceklerinden çok daha fazla sosyal problemin beklediğini söylemek mümkündür. Bauman bu sosyal gerçekliklere değinirken toplumsal evrenin tümünü kucaklayan stratejilerin üretilmesinden yana olduğunu bu yapıtında bir kez daha dile getiriyor. Aksi takdirde giderek genişleyen insan nüfusunun büyük bir kısmının refahtan mahrum kalışının kötü sonuçlarını önümüzdeki yıllarda hep beraber yaşayacağız. Bir de buna iklim değişikliğinin getirdiği iklim göçü eklenecektir.
AZİZ ŞEKER
k24kitap 31 Ekim 2024
Iskarta Hayatlar
Modernite ve Safraları
ZYGMUNT BAUMAN
Tellekt
Ekim 2023
152 sayfa
- baskı
çev. Osman Yener