Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus Romanında Önyargı ve “Öteki”nin İnşası

Mary Shelley’nin Frankenstein; or, The Modern Prometheus (1818) romanı, erken 19. yüzyılın Aydınlanma sonrası düşünsel ikliminde “insan”, “insan olmayan” ve “toplumsal kabul” gibi normatif kavrayışları sorgulayan bir metin olarak, modern öteki figürünün en etkili temsilini sunar. Roman, özellikle yaratığın karşılaştığı sistematik dışlanma ve ayrımcılık aracılığıyla önyargının toplumsal, epistemolojik ve etik kaynaklarını görünür kılar. Shelley’nin bu temayı işlerken dönemin fizyonomi, biyolojik determinizm ve toplumsal sınıf algılarının etkilerini ironik biçimde tersyüz ettiği de açıktır (Mellor, 1988: 57–63).

I. Önyargının Bedenleştirilmesi: Görünüşün Ontolojik Statüye Dönüşümü

Romanın temel gerilimi, yaratığın “çirkin” görünüşünün otomatik olarak ahlaki bir eksiklik ya da tehdit olarak kodlanmasıdır. Shelley, Victor Frankenstein’ın başarısı olarak tahayyül ettiği bedenin, hayat bulduğu anda korkunun nesnesine dönüşmesini “aesthetic disgust” ile “moral judgement” arasındaki iç içe geçmeye dayandırır (Botting, 1991: 58). Victor, yaratığın gözlerini açtığı ilk anda onu “nefret uyandırıcı bir iğrençlik” olarak tanımlar (Shelley, 1818/2008: 56). Bu betimleme, yaratığın herhangi bir eylemde bulunmadan önce ötekileştirilmesinin, somut davranışlara değil, görünüş temelli otomatik bir yargıya dayandığını gösterir.

Burada Shelley, Aydınlanma düşüncesinde yaygın olan fizyonomi teorilerini –Lavater’in yüz hatlarıyla karakter arasında zorunlu bir bağ kuran yaklaşımını– eleştirel bir mesafeyle yeniden üretir (Stafford, 1997). Roman boyunca yaratığın toplumsal temaslarında, benzer fizyonomik önyargılar tekrarlanır: De Lacey ailesi dışındaki herkes, yaratığın dış görünüşü nedeniyle onu hemen şiddetle karşılar. Bu durum, beden imgesinin toplumsal normların kapı bekçisi haline geldiğini göstermektedir.

II. Ötekinin Sosyal Olarak Üretilmesi: Tanınma Arzusu ve Toplumsal Dışlanma

Shelley’nin yaratığı, modern öteki figürünün merkezî özelliklerini taşır: kimliksizlik, köksüzlük, hukuki ve manevi statüden yoksunluk. Bu figür, Hegelci tanınma kuramında ifadesini bulan “karşılıklı tanınma” ilişkisinin tamamen dışında bırakılmıştır. Yaratık, De Lacey ailesini gözlemlediği bölümde “sevgi, saygı ve karşılıklı bakım”dan oluşan ilişkisel bir dünya gördüğünde, insan toplumuna dahil olma arzusunu dile getirir (Shelley, 1818/2008: 105–110). Ancak bu arzunun dönütü, çoğunlukla linç girişimleri şeklinde ortaya çıkar.

Nussbaum’un ötekiyi araçsallaştıran duygulanımlar üzerine yaptığı analiz, romandaki dışlanmanın duygusal ekonomisini anlamak açısından aydınlatıcıdır: Korku, tiksinti ve öfke birbirini besleyerek ötekini bir tehdit nesnesine indirger (Nussbaum, 2004: 87–90). Shelley’nin anlatısında bu duygular, yaratığın hiç konuşmasına veya kendini ifade etmesine fırsat tanımadan harekete geçer. Böylece ötekileştirme, ontolojik bir ön kabul değil, sürekli yeniden üretilen toplumsal bir pratik olarak görünür hale gelir.

III. Dil, Anlatı ve Ötekileştirme: Kimin Hikâyesi Meşru?

Romanın çok katmanlı çerçeve anlatısı, ötekinin sesi ve temsil hakkı sorunsalını yapısal düzeyde işler. Yaratığın uzun monoloğu –Walton-Victor-aracılığıyla okura ulaşan anlatı–, ötekileştirilmiş öznenin kendi deneyimini dile getirme çabasına imkân verir. Ancak bu aktarım dolaylıdır ve hiçbir zaman tam bir otorite kazanmaz. Hatta Walton’un günlükleri, yaratığın anlatılarını sürekli Victor’un çerçevesi içinde tutarak onun hikâyesinin hakikat değerini okunur hale getirir (Jameson, 1975: 46–48).

Bu teknik, modern toplumda ötekileştirilen figürlerin temsilinin her zaman “aracı” bir ses tarafından yönlendirildiği düşüncesini metaleptik biçimde görünür kılar. Yaratığın sesi, kendi öyküsünü anlatmasına rağmen hâlâ “öteki” konumunu kaybetmez; çünkü metnin epistemik otoritesi Victor ve Walton gibi toplumsal güç sahibi kişilerde yoğunlaşır.

IV. Önyargının Ürettiği Şiddet Döngüsü: Etik ve Politik Sonuçlar

Shelley’nin romanı, ötekileştirmenin sonuçlarını sadece bireysel değil, siyasal bir mesele olarak ele alır. Yaratığın kötücül eylemleri, doğuştan gelen bir “şer”den değil, sistematik dışlanmanın ürettiği bir cevaptan kaynaklanır: “Ben iyiydim; mutsuzluk beni şeytana çevirdi” (Shelley, 1818/2008: 125). Bu ifade, Rousseaucu bir “doğal iyi”lik temasını çağrıştırırken, aynı zamanda modern toplumun dışlayıcı mekanizmalarının bireyi nasıl suçlulaştırdığını gösterir.

Shelley, böylece suç ve sorumluluk kavramlarını karmaşıklaştırır: Suç yalnızca bireyin iradesine değil, kolektif önyargıların yarattığı koşullara da bağlıdır. Bu yaklaşım, modern kriminoloji ve sosyolojideki “toplumsal etiketleme” kuramlarıyla da paralellik taşır (Becker, 1963).

***

Mary Shelley’nin Frankensteinı, modern öteki figürünün edebi alanda kristalleştiği en etkili örneklerden biridir. Roman, görünüş temelli önyargının toplumsal ilişkileri nasıl şekillendirdiğini, ötekileştirilen bir öznenin tanınma arzusu karşılanmadığında nasıl bir şiddet döngünün ortaya çıktığını ve nihayet temsil hakkının kimin elinde olduğunu sorgulayan, derinlikli bir eleştirel çalışma olarak değerlendirilebilir. Shelley’nin bu eleştirisi, yalnızca edebi bir kurgu değil, modern toplumun ahlaki, hukuki ve siyasal düzeneklerine yönelik erken bir müdahale niteliğindedir.


Kaynakça

  • Becker, Howard. Outsiders: Studies in the Sociology of Deviance. New York: Free Press, 1963.
  • Botting, Fred. Frankenstein. London: Macmillan, 1991.
  • Jameson, Fredric. The Political Unconscious. Ithaca: Cornell University Press, 1975.
  • Mellor, Anne K. Mary Shelley: Her Life, Her Fiction, Her Monsters. New York: Routledge, 1988.
  • Nussbaum, Martha C. Hiding from Humanity: Disgust, Shame, and the Law. Princeton University Press, 2004.
  • Shelley, Mary. Frankenstein; or, The Modern Prometheus. 1818 edition. Oxford World’s Classics, 2008.
  • Stafford, Barbara. Body Criticism: Imaging the Unseen in Enlightenment Art and Medicine. Cambridge: MIT Press, 1997.