Tahsin Yücel, romanı Kumru ile Kumru’da toplumumuzun aslında gözler önünde olan ama kimsenin bir türlü dile getiremediği, yüksek sesle söylemekten herkesin ürktüğü bir sorunu anlatıyor. Yaşamımıza egemen olan eşyanın, yalnızca günlük çalışma biçimimizi değil, aynı zamanda duygularımızı, düşüncelerimizi, giderek kişiliğimizi nasıl etki altına aldığı, son derece etkileyici ve inandırıcı bir dille anlatılmış Kumru ile Kumru’da. Tahsin Yücel, bu anlatılması güç konuyu ustalıkla romanlaştırmıştır: Eşya, zamanla bize egemen olur. Başka pek çok konuda olduğu gibi eşya tutkusunda da televizyonun belirli bir etkisi vardır. Oysa bir yerde durup kendi kendimize sormamız gerekir: Kim kumanda etmekte? Biz mi televizyonu, yoksa televizyon mu bizi?
?…?Hep dolu kalması gerek, alınanın yerine yenisini koymak gerek? dedi Kumru; buzdolabı sanki yerine getirilmemiş hiçbir isteği bulunmaması gereken bir yüce varlıktı, sanki her yiyeceğin tadına önce onun bakması gerekiyor, insanlar ancak onun artıklarını yiyor, onun artıklarını
cemalumit
Mıgırdiç Margosyan?ın Hayatı
Diyarbakır?ın Hançepek Mahallesi’nde (Gâvur Mahallesi) 1938 yılında doğan Margosyan, ortaokuldan sonra öğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde devam etti. 1966-72 yılları arasında Üsküdar Selamsiz’daki Surp Haç Tibrevank Lisesi?nde felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyat öğretmenliği ve okul müdürlüğü yaptı. Daha sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Edebi çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Marmara Gazetesi?nde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir kısmı Mer Ayt Goğmeri ( Bizim Oralar) adıyla kitap haline getirildi.
1988 yılında Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Vakfı Edebiyat Ödülünü aldı. Gavur Mahallesi, Avesta yayınları tarafından Kürtçe olarak yayımlandı. Ermeni yazınında taşra edebiyatının son temsilcisi olarak bilinmektedir.Aras yayıncılığın yöneticilerinden biridir. Agos, Marmara ve Yeniyüzyıl gazetelerinde yazmıştır.
Gazeteci Semra Somersan?dan öğrendiğimize göre, babası Diyarbakır?daki
Marx’ı Anlamak – Denis Collin
Denis Collin ?Marx?ı Anlamak?ta, ?tarihin sonu?nun ilan edildiği günümüzde Marx?ı kuramıyla birlikte yeni bir okumaya tabi tutuyor. Marx?ın eserinin esasında tamamlanmadığından hareket eden çalışma, Marx?ın olası birçok okuması bulunduğunu ve onu gerçekte anlamaya çalışırken, tezler ortaya koymak ve doktrinin işleyiş şemalarını belirtmek yerine, bu hareketin eleştirel potansiyelinin hakkını teslim etmeyi öneriyor. ?Biz Marx?ı yeniden şekillendirmek, Marx?ın diğer yeniden yapımlarının karşısına çıkartabilecek tamamlanmamış ama asla varolmamış bir tür Marx sunmak istemiyoruz. Bu kitapta üzerinde durduğumuz tek şey, bu çokbiçimli eserin içinde birkaç güzergâh önermek ve çelişkilerinin verimliliğini sınamaktır,? diyen Collin, bu sınamaya girişirken, Marx?a dair önyargılar ve yanlış aktarımlarla da yüzleşiyor ve filozofu özgün şartları içinde anlamaya çalışıyor.
“Tarihin Sonu”nun ilan edildiği, toplumsal çatışmanın eskidiği gerekçesiyle bilinçli olarak gözardı edildiği bu dönemde
Rönesans – Manfred Wundram
Bir Rönesans sanatı uzmanı olan M. Wundram, bu kitapta Rönesans dönemi sanatçılarının eserlerinden örneklerin yanı sıra dönemin yapısını, sanata bakışını da ustalıkla irdeliyor. Taschen Temel Sanat Dizisi?nin bu yeni kitabı Rönesans sanatının tüm ustalarını ve onların yapıtlarıyla birlikte, dönemin özelliklerini yansıtıyor.
?Rönesans? bahsi geçen dönemin sanat anlayışını örneklere anlatıyor. Batı sanatı Rönesans?la mutlak bir zirveye çıktı. Doğa bilimlerindeki gelişmeler ve keşif yolculuklarıyla açılan yeni bilgi ufuklarının yanı sıra, devrin dinsel gerginlikleriyle politik ve sosyal kargaşaları da resme yansımıştı.
*”Rönesans, sanat ve kültürle ilgilenen herkesin sık sık karşılaştığı sözcüklerden biridir. İtalyanca rinascimento sözcüğünden kaynaklanan bu terim, dilimizde ?yeniden doğuş? anlamına geliyor. Rönesans genelde, 14-16. yüzyıllarda İtalya?da klasik modellerin etkisi ile sanat ve yazın alanındaki canlanış olarak tanımlanır. Daha 1550?de, sanat tarihçiliğinin öncüsü sayılan Giorgio Vasari (1511-1574), sanat alanındaki bu canlanışı tanımlamak için ?rinascita? sözcüğünü
Çağdaş Sloven Öyküleri – Hazırlayan ve çeviren: Osman Deniztekin
Osman Deniztekin tarafından hazırlanıp Türkçeye kazandırılan ?Çağdaş Sloven Öyküleri? adlı bu antoloji, önde gelen on üç Sloven yazarın öykülerini bir araya getiriyor. Sloven edebiyatı çok gelişmemiş olmakla birlikte, devlet desteğiyle yayınlanan dergileri ve bedava hizmet veren, halka açık kütüphanelerinin çokluğuyla gelişme vaat eden bir edebiyat.
Günümüzde bu dergilerden en çok bilinenleri de, Nova Revija, Literatura ve Sodobnost. Bu dergilerde geleneksel yazarlar kadar, genç kuşaktan modern yazarlara da yer verilmekte. Antoloji için, Sloven edebiyatının karakteristik özelliklerini taşıyan örnekler barındırmasıyla ilgi çekiyor diyebiliriz.
“Avrupa’nın merkezinde 2 milyon nüfuslu bir ülkenin, en büyük ulusal kahramanı bir ordu generali değil de romantik bir şair olan; ve dillerini, kimlik ve kültürlerini şiir ve anlatılarıyla korumayı başaran insanlarından çağdaş anlatılar? Çağdaş Sloven yazarlar, geçmişin büyük geleneğini göz ardı etmemekle beraber,
Püsküllü Deve (Sâet der hâb u bîdârî) – Samed Behrengi
‘Sevgili çocuklar, bu masalı, masaldaki çocuğa öykünesiniz diye yazmadım. İstedim ki, ülkemin çocuklarını daha yakından tanıyasınız; o yoksul çocukların dertlerini acılarını bilesiniz; bu dertlerin, acıların nasıl giderileceği konusunda düşünesiniz. Amacım buydu.’
İranlı ünlü masalcı Samed Behrengi, bu masalı için böyle bir açıklama yapıyor. Püsküllü Deve adıyla sunduğumuz bu masal, yazarın en sevilen masallarından biri. Bu masalda, babasıyla büyük kente gelen küçük yoksul bir çocuğun, büyük bir oyuncak mağazasının vitrininde duran kocaman bir oyuncak deveyle olan dostluğu dile getiriliyor. Hiçbir zaman o deveye sahip olamayacak olan küçük çocukla, oyuncak püsküllü deve arasında geçen bu güzel serüveni severek okuyacağınıza inanıyoruz.
“Samed Behrengi’nin neredeyse bütün kitaplarının yanında, Püsküllü Deve’sinden çok etkilenmiştim. Çok güçlü bir tutku ve yoksunluk masalıydı. Çocuğun vitrinde gördüğü oyuncak deveye duyduğu büyük arzuya ve onunla ilgili kurduğu hayallere kaptırmıştım kendimi. Seyyar satıcılık yapan babasıyla
Mini Dev Sanat Kitabı – Çeviren: Elif Baki
En can alıcı resimler, fresk ve mozaiklerden seçilmiş dört yüz elliden fazla renkli repdorüksiyonun bulunduğu Mini Dev Sanat Kitabı, kronolojik sırayla tarih öncesi dönemden başlayıp yirminci yüzyıl başına kadar Batı resminin görsel bir özetini sunuyor. Her birinde ayrı dönemlerin anlatıldığı üç bölümden oluşan kitapta bölüm başlarında, tekniğe ve ressama ilişkin detaylı bilgi vermek yerine okuyucunun resimleri anlamasına yardımcı olacak bazı anahtar kavramların ve tanımların bulunduğu denemeler bulunuyor. Bu yönüyle kitap resim sanatına görsel bir giriş niteliği taşıyor.
“Batı resminin, tarihöncesi dönemden post-empresyonizme tüm tarihini içerir. En can alıcı resimlerden, fresk ve mozaiklerden seçilmiş 450?den fazla renkli reprodüksiyonla önemli bir dönemi kapsamaktadır. Tarihöncesi Avrupa?dan, Eski Mısır?dan, Yunan?dan ve Roma?dan başlayarak Bizans?a ve Gotik Sanata; Rönesans?ta, Maniyerist, Barıok, Rokoko, Neoklasik ve Romantik resme doğru uzanan; Empresyonizm ve 20. yüzyılın yenilikçi hareketlerini
Üç Kızkardeş – Anton Pavloviç Çehov
Üç Kızkardeş Rus yazar Anton Pavloviç Çehov’un 1900 yılında yazdığı tiyatro oyunu. İlk olarak 1901 yılında Moskova Sanat Tiyatrosu?nda sahnelenmiştir. “Üç Kızkardeş, gelecek beklentisi, varoluşa bir anlam arama ve iç sıkıntısı temalarının en çok ve birlikte işlendiği oyundur.” Ataol Behramoğlu
Oyun, Rusya’da ayrıcalıklı sınıfa ait bir ailenin değişen koşullar ve yeni değerler karşısında yaşadığı çelişkiler ve bireysel çöküşler üzerine kuruludur. Gerçek zamana ayak uyduramayan, mutluluğu geçmişte ya da düşlerde arayan, kendileri gibi yaşayabilmek için gereken yeteneğe sahip olmayan insanların anlatıldığı oyunda, aile üyelerinin geçmişleri ve özlemleri ön plandadır.
“Artık hayatta olmayan General Prozorov?un kızları Olga, Maşa ve İrina taşra yaşamından kurtulup Moskova?ya geri dönme özlemi içindedirler. Ancak askeri garnizona gelen subaylarla tanışınca dünyaları değişir, yeniden hayattan tat almaya başlarlar. Ne var ki subayların
Aşk Üstüne – Temel Demirer ‘Aşk ruhta devrimdir. P. Eluard’
Sizin hiç sevda(ları)nız oldu mu?
Aşk(ların)ızdan öğrendiniz mi?
Bu iki soruya verdiğiniz olumlu yanıt, nasıl ve nerede olursanız olun, hayatı kucaklayarak yaşanmaya değer kılma kavgası verdiğinizin işaretidir elbet…
Hayır; sözünü ettiğim Berkant Coşkun?un, ?Kapitalizm Mengenesindeki Aşk? aralığının dışındaki bir şey…
Mesela Karacaoğlan?ın, ?Güzel ne güzel olmuşsun görülmeyi görülmeyi? dediği türden bir hasret…
Ya da Cahit Külebi?nin, İstanbul?dan bir yâr sevdim/ Adamı günaha sokar./…/ İzmir?in denizi kız, kızı deniz/ Sokakları hem kız, hem deniz kokar,? dizelerindeki duyumsayan cüretkârlık…
Evet, ?Gönlümden hiçbir şeyi esirgemedim, ne aşkı ne de sevinci,? diyen Marguerite Duras?ın fütursuzluğuyla aşk bir cürettir; bunun için insani, iradi ve devrimcidir.
Yani Yılmaz Odabaşı?nın, ?Çarp kendini ko savrulsun bu tarumar aşklara/ Vur aşkının hicranını firar yolculuklara? dizeleriyle de betimlenmesi mümkün olan o müthiş tutku; yani ?Aşk isyandır.
Absürd Tiyatro (Theatre De l’absurde) – Martin Esslin
‘Absürd Tiyatro’ terimini ilk defa ortaya atmış olan tiyatro profesörü olan Martin Esslin’in başyapıtı, Samuel Beckett’tan Arthur Adamov’a Eugene Ionesco’ya Jean Genet’ye, Harol Pinter’a kadar bu türde eserler vermiş yazarları ele alıyor.
Yazar, ‘absürd geleneği’nin “İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin karakteristiği olan derin bir düş kırıklığı, yaşamdaki anlam ve amacın yok olması gibi duygulardan çıktığını” belirtir. Ve aynı yazarın değerlendirmesiyle, “absürd” kavramı, ” Sartre, Camus gibi Hristiyan olmayan varoluşçularda, insan ve dünya arasındaki aşılmaz uçurumu, insan olmanın özlemleriyle dünyanın bu özlemleri karşılamaya yeterli olamayışı arasındaki uçurumu” niteler.
Yazara göre “Absürd” kavramı, Aydınlanma çağı ile başlayan ve Nietzche ile “Tanrının öldüğünü” ilan eden dinsel inanç yitikliği, radikal toplumsal devrim umutlarının sönmesi, iki dünya savaşı ile ırkçılık ve barbarlığa dönüş çağında ortaya çıkar.
Her türlü ümit teminatları, bütün kesin anlamlar için yapılan açıklamaların maskeleri
Sen û Ben Anılarla Mehmed Uzun?un Hayatı – Muhsin Kızılkaya
Muhsin Kızılkaya, Mehmed Uzun?la yaşadığı bu ?uzun? on beş yılın hikâyesini, hayatı eşliğinde, son derece sanatlı bir üslup ve biçimle kaleme aldı. Roman tadında bir kitapla, hazine değerindeki bu anıları gün ışığına çıkardı.
Çoğu zaman bir yazarın yaşam öyküsünü okurken yapıtlarının hikâyesini okuruz adeta. Ama bazen başyapıt haline getirilmiş yaşam öyküleriyle de karşılaşırız. Hüzünleri, sevinçleri, acı ve yıkımlarıyla, mücadelesiyle destansı bir yaşamdır karşımızdaki… Tıpkı elimizdeki kitapta olduğu gibi…
Mehmed Uzun ve Muhsin Kızılkaya… 90?lı yılların başlarında yolları İstanbul?da kesişen iki genç yazar. Önce arkadaş, sonra yazar-çevirmen, daha sonra hısım akraba… Modern Kürt romanının yaratıcısı Mehmed Uzun?un sürgünde, İsveçte, memleket hasreti içinde yazdığı Kürtçe romanları, Muhsin Kızılkaya İstanbul?da Türkçeye çevirdi. Çok kısa bir süre içinde büyülü bir okur kitlesi yarattılar.
*?Sen û Ben? kitabında Uzun?un edebi dünyası dışında onun şahsi hayatına da şahit oluyoruz. Sürgündeki süreç boyunca yaşadığı aşkları, evliliği, dostlukları, kırılganlıkları,
‘Hafif Soluk’ adlı öykü – İvan Bunin
Mezarlıktaki henüz taze killi toprak tümseğinin üzerinde meşeden sağlam, ağır ve düzgün bir haç duruyordu.
Nisan ayıydı ve günler griydi; geniş taşra mezarlığının anıtları uzaktan, daha çıplak ağaçların arasından görünüyordu, soğuk rüzgâr haçın kaidesinin dibindeki porselen tacın içinde ıslık çalıp duruyordu.
Oldukça büyük dış bükey porselen bir madalyon haçın tam üzerine monte edilmişti, madalyonda ise mutlu, şaşırtacak kadar canlı gözlerle bakan liseli bir kızın vesikalık resmi vardı.
Bu Olya Meşçerskaya’ydı.
Küçük bir kızken, kahverengi lise forması giyen kalabalığın arasında hiçbir şekilde göze çarpmıyordu: İyi, zengin ve mutlu kızlardan birisi olması, yetenekli ancak şımarık ve kendisini tam bir hanımefendi yapacak öğütlere
Emek ve Tekelci Sermaye – Harry Braverman
Harry Braverman?ın Emek ve Tekelci Sermaye isimli eseri ilk kez yayımlanmasından tam otuz dört yıl sonra Türkçe?de! Kalkedon yayınlarından çıkan kitap Çiğdem Çidamlı tarafından çevrildi. Braverman, bu eseriyle, işçi sınıfının yapısında ve emek sürecinde meydana gelen değişimleri derinlikli Marksist bir bakış açısıyla anlamak isteyenlere yoldaşlık ediyor.
Orijinal Baskıya Önsöz / Paul M. Sweezy 1966?da yayımlanan Monopoly Capital (Türkçe?de: Tekelci Sermaye, Çeviren: Gülsüm Akalın, Kalkedon Yayınları, 2007) kitabımızın Giriş bölümünde, Paul Baran ile birlikte benimsemiş olduğumuz yaklaşımın, incelenmekte olan toplum biçiminin bütünlüklü bir resmini vermeyi amaçlamadığını yazmıştık. Şöyle devam etmiştik:
Bu yaklaşımın, bizim kullandığımız biçimde, Marks?ın kapitalizm üzerine yaptığı çalışmanın merkezinde yer alan bir konunun yani
Nazım Hikmet ‘Tabu ve Efsane’ – Ataol Behramoğlu
Ülkemiz şiirinin önemli isimlerinden Ataol Behramoğlu, Nâzım Hikmet üzerine yazdığı incelemelerini kitap haline getirdi. Evrensel Basım Yayın tarafından ?Nâzım Hikmet: Tabu ve Efsane? adıyla yayımlanan kitapta, Ataol Behramoğlu?nun, Nâzım Hikmet?in şiiri, tiyatrosu ve kişiliği üzerine incelemeleri yer alıyor. 216 sayfalık kitap, Nâzım Hikmet?in şiirini öğrenip anlamak, yaşamını yakından tanımak, dünya şiiriyle ilişkilerini görmek açısından kaynak niteliği taşıyor.
“Nâzım Hikmet, ülkemiz şiirini değiştiren, dünya şiirini etkileyen büyük bir şair. Ve bütün büyük şairler yazarlar gibi barıştan ve insanların sömürüsüz yaşayacakları bir dünyadan yana Büyük yazarlar, yazdıklarıyla, yaşamlarıyla, kişilikleriyle hep tartışmaların odağındadır. Günümüzün önemli şairlerinden Ataol Behramoğlu, bu çalışmasında, Nâzım Hikmet’in şiiri, tiyatrosu ve kişiliği üzerine incelemeleri yer almakta.
Nâzım Hikmet’in şiirini öğrenip anlamak, yaşamını yakından tanımak, Nâzım Hikmet’in dünya şiiriyle ilişkileri bakımından
Edebiyat Bilimi – Gennadiy Nikolayeviç Pospelov
“Edebiyat Bilimi”, 1925 yılında bu yana estetik, sanat ve edebiyat bilimi üzerine çalışmalarını aralıksız sürdüren ünlü Sovyet edebiyat bilimcisi Prof. Gennadiy Nikolayeviç Pospelov yönetimindeki geniş bir kurul tarafından hazırlanmıştır. Kitap, genel olarak sanat biliminin ve özelde edebiyat biliminin konularını, öteki bilim ve sanat dallarıyla ilişki içinde en geniş boyutlarıyla ve ayrıntılı olarak incelemektedir.
Edebiyat Bilimi, edebiyatın tarihsel ve toplumsal yasalılıklarından sanatsal özgüllüğüne, içerik, biçim ve işlev sorunlarından ulusal özgüllüğüne, genel yaratış yöntemlerinden özel türlere kadar edebiyat bilimine eğilmekte önemli sanat ürünlerini örnekleyerek incelemektedir.Bu özellikleriyle kitap, sanat ve edebiyat konusunda ayrıntılı bilgiler edinmek, sanat ürünlerini doğru tarzda değerlendirmek isteyen okuyucu için temel önemde bir başvuru kaynağıdır.
?Dilbilim, dünya halklarının konuşup yazdıkları tüm dillerin, yasal gelişimlerindeki özellikleri saptamak amacıyla insanların dil eylemlerinin görüngülerini inceler.? diyen edebiyat bilimcisi Pospelov,
Yeni Başlayanlar için Marx – Eduardo del Rio / Rius
Meksikalı yazar ve çizer Eduardo del Rio diğer bir adla Rius?un 1972 yılında İspanyolca kaleme aldığı, 1977 yılında da Can Yücel tarafından Türkçeye çevrilen ?Yeni Başlayanlar İçin Marx?, çizimler yoluyla Marx?ın fikirlerini özetliyor.
Marx?ı Don Kişot?a benzeten Rius, ?Herkes ondan bahseder de pek azı bilerek konuşur. Çok daha azı da gerçekten anlar onu? diyor. Çağının neredeyse tüm bilimlerine hakim olan Marx?ın eserleri, anlaşılabilirlik konusunda herkese hitap etmez. İşte, kitabın yazarı Rius, öncelikle Marx?ı anlamaya çalışmış, anladıklarını da bu çizimlerle ifade etmiş.
“Yıl 2008… Rius?un bu kitabı bu coğrafyada bir kere daha gündeme gelirken, dünyanın içinde bulunduğu durumu ortaçağ karanlığı ile kıyaslayanlar var. Bu karalığı yaratanlar ?yeni başlayanlar?ı Marksizm?den bihaber kılmak için ne taklalar attılar…
Ortaçağ karanlığını andıran dönemleri az yaşamadı insanlık. Fakat
Kumdan Kitap / Bitişik Şehir ve Medya Hikâyeleri – Ali Mert
Ülkemizdeki “işgal geçeği”ni çarpıcı örnekler ve öykülemelerle ortaya koyan Ali Mert’in Kumdan Kitap / Bitişik Şehir ve Medya Hikâyeleri adlı yapıtı, aynı zamanda politik mizah yönüyle de öne çıkan bir çalışma.
İstanbul başta olmak üzere metropollerdeki “büyük satış”a, yoksul semtlerdeki yaşam tarzıyla uydu kentler arasındaki uçuruma, alışveriş merkezlerinde seyre çıkanlara, 2000’lerin sınıf atlama dürtülerine, yoksullaşmanın acı gerçekliğine, medyadan yayılan çürümeye, “iş âlemi”ndeki kokuşmaya, şehirlerdeki farklı “toplaşma”lara… uzanan, birbirine bitişe bitişe akıp giden öyküler.
Günümüz toplumundaki çarpıklıkları, bireyin sıkışmışlığını ve topyekûn bir kurtuluşun olanaklarını tartışmak için, edebi dilin olanaklarıyla
Bir Şeftali, Bin Şeftali – Samed Behrengi
Samed Behrengi’nin ‘Bir Şeftali, Bin Şeftali’ adlı çocuk kitabı onun en güzel kitaplarından biri. Bu küçük öyküde iki küçük yoksul çocuk var: Ali ile Mehmet. Ama öykünün asıl kahramanı, dalından kopmuş dünya güzeli bir şeftali . Bu öyküyü bu güzel şeftali’nin ağzından dinliyoruz. Samed Behrengi öyle uygun görmüş, şeftali’yi konuşturmuş bu kez. Toprağın altında kalın kabuklu bir çekirdek olarak nasıl uyuyup beklediğini, mevsim bahara dönüşünce nasıl çekirdeğin kabuğunu ikiye ayrııp içinden filizlenip boy attığını, sonunda toprağın üstüne çıktığını, ağaç olabilmek, meyve verebilmek, özellikle Ali ile Mehmet yesinler diye, dünya güzeli şeftalilerle dallarını süslemek için nasıl çabaladığı ilgiyle okuyacaksınız.
Bir Şeftali, Bin Şeftali – Samed Behrengi
Fakir ve susuz köyün bitişiğinde çok büyük bir bağ vardı, güzel mi güzel, içinden suyu akan, meyva ağaçlarıyla dolu bir bağ. Bağ o kadar büyük ve ağaçlıktı ki bir ucundan dürbünle baksan,
Ulduz Kız’ın Kargaları – Samed Behrengi
Selam çocuklar; benim adım Ulduz. Farsçası “Sitâre”. Bu yıl on yaşımı doldurdum. Okuyacağınız öykü, benim serüvenimin bir bölümü. Behreng Bey bir zamanlar köyümüzde öğretmendi. Bizim evde kalıyordu. Bir gün serüvenimi anlattım ona. Behreng Bey’in hoşuna gitmiş olacak ki “Senin kargalarla serüvenini öykü yapıp kitap haline getirmek istiyorum” dedi. Ben de birkaç şartla kabul ettim. Birinci şart, öykümü sadece çocuklar için yazmasıydı. Çünkü büyükler öykümü anlamayacak ve zevk almayacak kadar dalgındı. İkincisi, öykümü yoksul olan ya da çok nazlı yetişmemiş çocuklar için yazmalıydı. Uşaklarla, lüks arabalarla okula giden çocukların öykülerimi okuma hakları yoktu. Behreng Bey “Büyük kentlerdeki zengin çocukları böyle yapıyorlar, üstelik de çalımlarından geçilmiyor” derdi.
Şunu da söylemeliyim ki, ben yedi yaşıma kadar analığımın yanındaydım. Bu öykü de o döneme ait. Kendi annem köydeydi. Babam onu boşayıp köye babasının yanına göndermiş ve bir başka kadınla evlenmişti. Babam bir devlet dairesinde çalışıyordu. O zamanlar kentte yaşıyorduk. Küçük bir kentti. Örneğin
Nazım Alpman Beykoz?u Konuşturuyor Ve Dinliyor ? Prof. Dr. M. Şehmus Güzel
Nazım Alpman şirin ve yararlı bir kitap sunuyor okuyucularına. Bunu hemen kitabın başında, « Ben Beykozluyum ! » ve « Teşekkürler Beykoz » başlıklı parçaları okuyunca görmek mümkün. Beykoz sevecen bir ana : Unutulması olanaksız. Çocukları da Beykoz?u seviyor ve sayıyorlar. Bu gerçek kitabın a?sından z?sine kadar ortada. Beykoz da bunun altında kalmıyor elbette : O da çocuklarını öyle kolay kolay bırakmıyor. « Vitamin Dedeler » bunun ispatıdır.
Kitap toplumsal tarihin veya genel olarak tarihin Türkiye?de bilim kurumlarınca ve uzmanlarca epeyce ihmal edilmiş histoire locale (yerel tarih) ile histoire orale (sözlü tarih) alanlarına çok iyi bir katkı.
Sadece Beykoz?a ve Beykozlulara ilişkin bilgi hazinesi olması açısından değil. Aynı zamanda metod yani yöntem yani tarz açısından da. Nazım Alpman yılların gazetecilik birikimi sonucu insanlarla, hele hemşerileriyle nasıl konuşulması ve nasıl dinlenmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve