Kategori: Makaleler

“Saf” bir bilim insanı Nikola Tesla’yı anarken – Derin Demir

“Saf” bir bilim insanını anarken “Saf” kavramı bildiğiniz üzere doğal olan, katıksız, bozulmamış anlamına geliyor. Ancak maalesef ki günümüz anlamına bakıldığında “saf olmak”, aptallık, öngörüsüzlük anlamında kullanılıyor. O yüzden bugün birçok değişen kavramı günlük yaşantımızdaki anlamıyla kullanmak yerine asıl anlamını koruyarak kullanmak en zor olan ve en doğru olanıdır ve bu ısrara devam edilmelidir. Çünkü

okumak için tıklayınız

Hayatı ölümle ölçersin. Nasıl öldüğün, öldürüldüğün, senden sonra kalanların hayatı nasıl geçireceklerinin de ölçütüdür.

Antigone, çağlar öncesinde olayları bilmemezlikten gelen kızkardeşi İsmene’ye şöyle seslenmişti: “Kreon, yalnız birini gömüyor ağabeylerimizin, öbürünü gömütsüz bırakıyor aşağılamak için!.. Kardeşimizi böyle gömütsüz, gözyaşsız leş kargalarına, akbabalara peşkeş çekmiş, tatlı bir şölen niyetine. Ben gömmeye gidiyorum ağabeyimi. Bu uğurda ölsem ne gam? Yan yana yatarız kardeşimle iki sevgili gibi, suçsa kutsal bir suç benim ki.

okumak için tıklayınız

Ece Ayhan ile ‘Kara Gerçek’ – Zafer Yalçınpınar

Ece Ayhan’ın Enis Batur’a yazdığı (1975-2002 tarih aralığını kapsayan) mektuplar, “Hoş Çakal Hoş Tilki” adıyla Noktürn Yayınları tarafından Eylül 2015’te kitaplaştırıldı. İşbu mektupları Ece Ayhan’a ait diğer bazı metin ve mektuplarla karşılaştırmalı olarak okumayı (4 Ocak 2015 tarihinde) tamamladım.

okumak için tıklayınız

Uzun Bir Arayış – Hüseyin Bul

Uzun yürüyüş üç bölümden oluşan bir roman. İlk etapta bir kaçış romanı diyebileceğimiz fakat ilerledikçe, içine girdikçe, bölümleri sindirdikçe işin sadece bu kadarla açıklanamayacağını görüyoruz. Birinci ve ikinci bölümlerde bir tost bir ayran yeter bana bütün dünya sizin olsun serzenişinin sessiz, derin yakarışları hâkim.

okumak için tıklayınız

Yaratma coşkusuna tanıklık etmek – Prof. Dr. Yıldız Ecevit

Yirmi birinci yüzyılın ilk on yılında edebiyat, maddenin egemenliği tümüyle ele geçirdiği, anlamın yok olduğu, gerçeğin ise yapaylaştığı/sanallaştığı bir yaşam biçiminin ürünü durumuna gelir. Teknolojinin görsel olanaklarıyla şımartılmış, elindeki elektronik kumandayla magazinel bir yüzeysellik düzleminde sörf yapan yeni bir okur türünün tüketimindeki bu edebiyatın bir tür pop-edebiyata dönüşüyor olması hiç de şaşırtıcı gelmiyor insana.

okumak için tıklayınız

Hep Yarım Kalmış Bir Adam: Oblomov – Elif Şahin Hamidi

Tarih: 1850’li yıllar (19. yüzyıl). Yer: Rusya. Aristokrasi yani Rus derebeyi sınıfı yıkılma süreci içine girerken burjuva düzeni, eski düzenin tahtını devralmaktadır. Ve kahramanımız, Oblomovka’da bir çiftlikte rahat ve yumuşak adetler içerisinde büyümüş, ömrünün yirmi beş yılını ailesinin ve dostlarının güvenli kanatları arasında geçirmiş, hayatı hep teğet geçmiş, derin ve sonsuz uykusundan hiç uyanamamış, yarım

okumak için tıklayınız

Seyran Destanı üzerine – Sadık Güvenç

4 Kasım 2015 günü kaybettiğimiz Gülten Akın, 23 Ocak 1933 Yozgat doğumludur. Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitiren şair, eşinin görevi nedeniyle yurdun değişik yerlerinde bulundu. Gittiği yerlerde avukatlık ve yardımcı öğretmenlik yaptı. İlk şiirlerinde doğa, ayrılık, aşk, özlem gibi konuları ele alan Gülten Akın daha sonra toplumsal sorunlara yöneldi.

okumak için tıklayınız

AVM Yerine Kütüphane Açsak… – Elif Şahin Hamidi

“Okumadan geçen bir gün, yitirilmiş bir gündür” diyor Jean Paul Sartre. Beri yandan okuma oranlarıyla ilgili rakamlar adeta bütün bir ömrümüzü yitirdiğimizi, boşa geçirdiğimizi gözümüze sokuyor. Okuma alışkanlığımızın artabileceğine dair insanı umutlandıran gelişmeler de oluyor kuşkusuz. Çünkü Türkiye’nin dört bir yanında insanlar ve çeşitli kurumlar kütüphane açmak ya da okullara kitap toplamak için didinip duruyor.

okumak için tıklayınız

Gündüz Kelebeği’nin Sessizliği – Önder Göksal

Tamamen tüketmek üzerine kurulu bir zamandayız. Televizyonlar, yazılı medya, sosyal medya insanların olabildiğince tüketmesi için elinden geleni yapıyor. Bu sadece maddesel bir tüketim olmaktan çoktan çıktı elbet. Duygularımız, insanla ve diğer canlılarla ola ilişkilerimiz ve aşklarımız da bu tüketimden olabildiğince etkileniyor, bir an içinde tüketilmek için varmış gibi yaşanıyor.

okumak için tıklayınız

Batı Marksizmi (Lukacs) – A.Kadir Şahin

Marksizm, Marx’ın eserlerinden hareketle siyasal pratik ve kuramsal çalışmalar yoluyla Marx’ın felsefesini, kavramsal ve yöntemsel çerçevesini inceleyen yorumlayan, eleştiren ve güncel pratik tartışmalar odağına oturtmaya çalışan yaklaşımların tamamı olarak özetlenebilir. Batı marksizmi ise genel olarak Pary Anderson ‘un ‘Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler’ kitabında sözünü etttiği 19.yüzyıldan 20. Yüzyıla avrupa marksistlerinin kuramsal çalışmalarında ortaya çıkan düşüncelerdir.

okumak için tıklayınız

Sokak öykücülüğünde yeni bir soluk: Tammura – Müslüm Kabadayı

“Öykü tadında” anlatılar, olay içinde okuru yaşatırken durumdan görev çıkartma sorumluluğunu da duyumsatır. Eğer edebiyat bu duyarlığı yaratamıyorsa, insan ve toplum şizofrenik bir çürümeye sürüklenmiş demektir. Tersinden ve daha politik dille söyleyecek olursak toplum şizofrenikleştirilmişse, edebiyat geri çekilmiş demektir.

okumak için tıklayınız

Che öldürüldüğünde çantasından hangi kitaplar çıktı? – Yiğit Günay

Türkiye’de kemalistlerin en sevdiği hikâyelerden biri, Che Guevara Bolivya’da öldüğünde çantasından Mustafa Kemal’in Nutuk kitabının çıktığı anlatısıdır. Oysa bunun gerçekle ilgisi yok. Artık kontrolden çıkan bir şehir efsanesi oldu, “Che öldüğünde çantasından Nutuk çıkmış” hikâyesi… Kim, nasıl, ne zaman çıkardı bu hikâyeyi tam olarak bilemiyoruz (görünüşe göre kaynak eski diplomat Bilal Şimşir’in anıları), ancak Mustafa

okumak için tıklayınız

“Ağıtların Endülüs’ünde” Kanlı Düğün – Cuma Kayabaşı

İspanyol yönetmen Carlos Saura‘nın “Flamenko Üçlemesi” filmlerinden ilki olan Bodos de Sangre (Kanlı Düğün) gerek eserin yazarı, gerek yönetmen, gerekse de filmin oyuncuları nezdinde Pablo Neruda’nın şahit olsaydı “İşte bahsettiğim, Yürekteki İspanya!” diyerek gururlanacağı bir başyapıt olmayı sonuna kadar hak eden bir film.

okumak için tıklayınız

Kitap İncelemesi: The Godfather Mitosu – Serdar Durdu

Dilimize çevrilmiş veya Türkçe yazılmış sinema kitaplarının azlığından veya yetersizliğinden yakınırız zaman zaman. Sinemada bazı alt başlıklara ve filmlere yönelik inceleme kitapları bulamayız. Özellikle de sinema tarihine damga vurmuş klasikler ve kült filmler üzerine… Bir film veya seriyi tüm yönleriyle okuyabilmek, derin bir analize girişmek ve sadece o film üzerine kapsamlı bir kitap çıkarmak cesaret

okumak için tıklayınız

Oyun / Bozan: Oğuz Atay – Serkan Fırtına

Türk edebiyatının kıyısında yaşayarak ve o denizin etrafında dönüp iç sularına uzun yıllar giremeyen yazarlarımızdan akla ilk gelen isimlerden birisi Oğuz Atay’dır. İşin ilginç ve bir o kadarda trajik olan yanı ise Atay ile okuyucunun tanışmasının yazarın ölümünden epey bir zaman sonra gerçekleşmiş olmasıdır. Günümüzde üzerine bilimsel tezlerin, araştırmaların, yüzlerce yazının yazıldığı Atay’ın kitapları baskı

okumak için tıklayınız

“Zaman, küçük çarkların tik taklarından oluşup kaldıkça ölmüş demektir; ancak saatler durursa zaman canlanır”

Zamanın içinde mahsur kalmak insanın talihsizliğidir. “… İnsan kendi talihsizliklerinin toplamıdır. Bir gün gelir, talihsizlik de yorulur sanırsın sen ama zaten senin talihsizliğin zamanın kendisi olur…”1 Bu, romanın asıl konusudur. Ve Faulkner’ın uyarladığı teknik, ilkin zamanı yadsımak olarak görülse de, bunun nedeni bizim zaman ile kronolojiyi karıştırmamızdır. Tarihler ve saatler insan tarafından icat edilmiştir: “…

okumak için tıklayınız

Tolstoy ve Modern İşçi Hareketi – Lenin

Tolstoy’un ölümü daha şimdiden Rusya’nın hemen bütün büyük kentlerinde, işçiler nezdinde yankısını buldu. Şöyle ya da böyle, işçiler, bugünkü siyasal ve sosyal hayatın karakteristik özelliğini oluşturan problemlerin nedenlerinin bir kısmına içtenlikle parmak basan bir düşünürü dünyanın en büyük yazarlarıyla eş tuttuklarını gösterdiler. III. Duma’nın işçi milletvekilleri tarafından gönderilen, basında da yayınlanmış, bir telgraf da aynı

okumak için tıklayınız

Dostoyevski’de nevrozun varlığını bize açık seçik gösteren kanıtlar nelerdir? Sigmund Freud

Bizzat Dostoyevski kendisini saralı olarak tanıtmış, bilinç kayıpları, kasılmalar ve ruhsal çöküntülerle (depresyon) seyreden ağır nöbetlerden dolayı başkalarınca da öyle tanınmıştır. Doğrusu bu sara (epilepsi) nöbetlerinin sanatçıdaki bir nevrozun belirtisi (semptom) olması hiç de düşünülemeyecek gibi değildir; böyle bir durumda da Dostoyevski’deki saranın isteri sarası diye nitelendirilmesi, yani ağır isteri vakası sınıfına sokulması gerekecektir. Ancak,

okumak için tıklayınız

“Yapmamayı tercih ederim.”

Melville’in kişisel direnişinin öyküsü Kinik… İki tür oluşu içerirmiş bünyesinde bu kelime: Utanmaz, arsız, hayasızken aynı anda sinmiş, pusmuş, yılmış bir kişiyi ya da bir oluşu işaret edermiş. Bir şey ya da bir kişi aynı anda hem utanmaz hem de nasıl sinmiş, yılmış olabilir ki? Şöyle, uzun uzadıya bir düşününce öyle çok kinik unsur bulunduğunu

okumak için tıklayınız

Savaşan mı, yoksa savaşmayı reddeden mi? Kimdir daha cesur olan?

John Boyne, Asker Doğmayanlar’da I. Dünya Savaşı’nda cepheye giden, kimi hayatını kimi ruhunu yitiren gençlerin hikâyesini anlatırken yüzleşilmesi gereken bir soruyu da tartışmaya açıyor; “Savaşan mı, yoksa savaşmayı reddeden mi? Kimdir daha cesur olan?” Ulaştığı büyük satış rakamlarıyla günümüz İrlanda edebiyatının popüler yazarları arasına katılan John Boyne 1971 doğumlu. Edebiyata öyküyle başlayan Boyne iki kez

okumak için tıklayınız