Efendiler! Şu İngiliz’in Nergis Çiçeği Merakı da Nedir? (Bir William Wordsworth Vakası)

William Wordsworth’ün hayatı ve felsefesini biliyor musunuz ? Bu yazıda birazcık edebiyat yapalım dedik. Sabır.

Ey okuryazar takımından olanlar ve dahi lafın kime battığını merak edenler!

Durun da size bu sefer, bizim Pera’nın, Galata’nın acayip tiplerinden değil de, ta o sisli, puslu, makine dumanından göz gözü görmeyen İngiltere’den bir zat-ı muhteremin, daha doğrusu bir “doğa mecnununun” garip ahvalinden bahsedeyim. Adı? William Wordsworth.

Şimdi, bu Wordsworth Efendi dediğimiz adam, öyle sıradan bir İngiliz beyzadesi, bir “Lord” bozuntusu değildir. Aman efendim, ne münasebet! Bu adam, o devirde, yani herkesin fabrikadan, kömürden, paradan, puldan başka bir şey konuşmadığı o rezil Sanayi İhtilali hengâmesinde, tutup başını kırlara, bayırlara, göllere vuran bir nevi “derviş”tir.

Ama bizim bildiğimiz hırkalı, tekkeli dervişlerden değil… Bu, alafranga usulü bir derviştir ki, onun tespihi çimenler, zikri kuş cıvıltısı, seccadesi de göl kenarındaki bir alay Nergis çiçeğidir!

Hastalık: Fabrikadan Kaçıp Çiçeğe Sığınmak

Bakınız şu işe! Cümle âlem “akıl” devrine girmiş, makineler icat etmiş, mantık, hesap kitap peşinde. Herkes şehirde, o isli Londra’da birbirinin ayağını kaydırmakta… Bizim William Efendi ise, bu gürültüye, bu “medeniyet” dedikleri şamataya kulaklarını tıkamış.

“Aman,” demiş, “sizin olsun bu demir yığınlarınız! Ben gidiyorum!”

Nereye mi? Doğduğu yere, o “Göller Bölgesi” (Lake District) dedikleri, bizim Çamlıca’nın on katı büyüklüğünde, lakin on katı daha tenha, bol yağmurlu bir sayfiye yerine. Yanına da ahbabı Coleridge Efendi’yi (o da ayrı bir cins, afyon meraklısıdır, sonra anlatırız) alıp, başlamışlar dağ tepe demeden gezmeye.

Peki, ne yapmışlar orada? Fabrika mı kurmuşlar? Ticaret mi eylemişler? Hayır! Bunlar, “şiir” dedikleri o laf ebeliğinin tarifini baştan yazmaya azmetmişler.

Bir Densizlik Manifestosu: “Lirik Baladlar”

Bunların “Lirik Baladlar” (Lyrical Ballads) diye müşterek bir kitapları vardır ki, devrin o süslü, ağdalı lisanına bir isyandır. Wordsworth Efendi demiş ki:

“Yahu beyler! Şiir dediğiniz, illa o tumturaklı laflarla, krallara, paşalara yazılan methiyelerle mi olur? Bu işin aslı, avamın, yani köylünün, çobanın, hatta dilenci kadının lisanındadır. Onların o sade, o yalın kederleri, o basit sevinçleri asıl şiirdir!”

Vay sen misin bunu diyen! Bütün o “akademik” takım, o “soylu” şairler ayağa kalkmış. “Ne cüret! Köylünün lisanından şiir mi olurmuş? Bu, zevk-i selimi bozmaktır!” diye veryansın etmişler.

Ama Wordsworth durur mu? Durmamış. O, şiiri tarif ederken öyle bir laf etmiş ki, hâlâ üstüne konuşulur. Demiştir ki: “Şiir, güçlü duyguların kendiliğinden taşmasıdır; lakin bu taşkınlık, sonradan sükûnet içinde hatırlanarak kâğıda dökülür.”

Tercümesi şudur efendiler: Önce bir coşacaksın, bir hadiseye (mesela bir nergis tarlasına) bakıp aklını kaybedecek gibi olacaksın. Sonra evine gidecek, şöminenin başına oturacak, o coşkuyu demlendirecek ve ancak o vakit yazacaksın. Yani, hem “mecnun” olacaksın, hem de “muhasebeci”! Ah bu İngiliz aklı!

Sarı Nergis Çiçeklerinin Sırrı (Tımarhanelik Vaka)

Bu adamın en meşhur marazı, o “Nergisler” (Daffodils) şiiridir. Adamcağız bir bulut gibi avare gezerken (ki kendisi söyler, “I wandered lonely as a cloud”), bir de bakmış ki göl kenarında bir alay sarı nergis çiçeği!

Ama ne nergis! Binlercesi bir arada, rüzgârda raks ediyorlarmış. Bizimki bunu görmüş ve tabiri caizse “çarpılmış”.

Şimdi, siz olsanız ne dersiniz? “A, ne güzel çiçek,” der, geçer gidersiniz.

Fakat Wordsworth Efendi öyle mi? Hayır! O, bu çiçeklere bakıp âlemin sırrını çözdüğünü iddia etmiştir. Demiştir ki: “Ne vakit yatağıma uzansam, o nergisler gözümün önüne gelir ve kalbim mutlulukla dolar.”

Düşünün bir… Bizim sokaktaki Hacı Bakkal’ın dükkân önündeki üç soluk menekşeye bakıp böyle ilahi bir vecd haline giren birini görseniz, “Hacı’nın aklı şaşmış,” der, acırsınız. Lakin İngiltere’de bu adama “Saray Şairi” (Poet Laureate) unvanı verdiler! İşte Batı’nın bu “doğa” dedikleri şeye olan garip hürmeti, bizdeki “çiçek böcek edebiyatı”ndan pek farklıdır. O, tabiatta Tanrı’yı, ilahi olanı aramıştır.

Genç Zıpır, Yaşlı Muhafazakâr

Tabii, her zıpır gencin bir de yaşlılığı vardır. Bu Wordsworth Efendi de gençliğinde pek bir “hürriyet âşığı” imiş. O Fransız İhtilali patladığında “Yaşasın!” diye Fransa’lara gitmiş, “İnsanlığın şafağı söküyor!” diye nutuklar atmış.

Lakin o ihtilal, o “giyotin” dedikleri kanlı bıçakla kendi evlatlarını yemeye başlayınca… Bizimki tırsmış.

“Aman,” demiş, “bu kadarı da fazla! Nerede kaldı benim sükûnetim?”

Koşa koşa İngiltere’sine, göllerine dönmüş. Yaşlandıkça da o eski ihtilalci gitmiş; yerine huysuz, devlete bağlı, muhafazakâr bir adam gelmiş. Hatta o gençliğinde isyan ettiği süslü kiliselere karşı, yaşlılığında “Aman bunlar geleneğimizdir, yıkılmasın!” diye en önde yürümüş.

E, ne yaparsınız! İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Gencin ateşi, ihtiyarın külü örter.

Hâsıl-ı Kelam: Bize Kalan Hisse Nedir?

Peki, bu İngiliz dervişinin hikâyesinden bize ne?

Efendiler, şudur: Biz ki şu beton yığını İstanbul’da, tramvay gürültüsünden, araba keşmekeşinden kulaklarımız sağır olmuşuz. Biz ki, başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmayı unutmuşuz. Bırakın nergis tarlasını, kaldırımdaki bir otun yeşiline bile hasret kalmışız.

Bu Wordsworth Efendi, o alafranga lisanıyla, o garip doğa aşkıyla bize iki asır evvelinden seslenir:

“Durun!” der. “Durun da şu dünyanın makineden, paradan, hırstan ibaret olmadığını bir hatırlayın. O basit olanda, o küçük nergis çiçeğinde, o avam sandığınız köylünün lisanında öyle bir hikmet vardır ki, sizin o kocaman kütüphanelerinizde yoktur.”

Fena mı söylemiş? Bence, o sisli memleketin en akıllı delisiymiş!