Giambattista Vico, Tarihsel Akıl ve Tarih Felsefesi
Aydınlanma yüzyılında İtalyan düşünürü Giambattista Vico (1668-1744) anakronik ve biraz da paradoksal bir yer işgal ediyor. Gerçekten de Vico, yaşadığı çağla uyum içinde
olmayan, hatta ona karşı bir tepki teşkil eden bir sistem geliştirmişti. Günümüzde İtalyan filozofu, temel fikirleri itibariyle çağını aşmış, bir ayağı 17. yüzyılda kalırken, diğeri 19. yüzyıla uzanmış bir düşünür görünümü sergiliyor. Zaten felsefesi 18. yüzyılda büyük yankılar uyandırmamış, ancak 19. yüzyılda tartışılmaya ve etkili olmaya başlamıştır.
Vico düşünce sistemini 17. yüzyılın metafizik rasyonalizmine, özellikle de o sıralarda çok yaygın olan Descartes felsefesine karşı geliştirmişti. Fransız filozofa yönelttiği şu eleştiri kendi sisteminin çıkış noktasını da açıklamaktadır: “Filozoflar Descartes’ın yöntemini izleyerek, açık ve belirgin (“claire et distincte”) algılama yoluyla, kitaplıklarda bulunan tüm bilgileri yorulmadan, nefes tüketmeden öğreneceklerini iddia ederek zihinleri uyuşturdular (…) Descartes, insan doğasının en az zahmetle ve en kısa zamanda her şeyi öğrenmek isteyen bu zaafı sayesinde kendine büyük bir taraftar kitlesi sağladı.”[47] Oysa düşünüre göre, “açık ve belirgin” bilgiler sadece matematiğin ve en soyut fizik kavramlarının ürünü olabilirdi. Buna karşılık beşerî konularda geçerli değillerdi; çünkü insanla ilgili olgular sınırı çizilmiş, tamamlanmış olgular değildi. Örneğin “insan ıstırabı”nın ne biçimini ne de sınırlarını “açık ve belirgin” şekilde bilebilirdik. Matematiği insanlar yaratmıştı ve bu niteliğiyle matematik aklın ve beşerî gerçeklerin ölçütü olamazdı. Tüm bilgileri matematiğe dayandıran Descartes, böylece, sanat, hukuk ve tarih gibi konuları dışlamış oluyordu. İşte Vico kurmaya çalıştığı “yeni bilim” (scienza nuova) ile bu sınırsız ve gizemli alanları keşfetmeye çalışıyordu.
Vico’nun düşünce sisteminin Bacon ile başlayan İngiliz ampirist felsefesini ve Husserl’in Descartes’a itirazını anımsatan bir yanı olduğu açıktır. Zaten düşünürümüz temel eserinde “büyük filozof olduğu kadar da büyük siyasetçi” olan Bacon’u övüyor ve düşünürün tümevarım yöntemini daha sonra bütün İngiliz filozofların “tecrübi felsefenin yararına olarak” kullandıklarını söylüyordu.[48] Fakat onlardan temel bir noktada, evrensel bir “doğa hukuku” ve bunu ifade eden “toplumsal anlaşma” konusunda ayrılıyordu.
Vico dindar bir düşünürdü ve kutsal tarihe koşulsuz inanıyordu. “Yeni bilim”i kurma iddiasındaki eserine “Bu ilim, Allah’ı tarihsel olarak kanıtlamak şeklinde ortaya çıkmıştır” diye başlıyor ve şunları ekliyordu: “Aslında bu, insan öngörüsünü veya insanların aldığı kararları hesaba katmadan, hatta çoğu kez onların tasarılarına ters bir biçimde, Allah’ın eseri olan ve insan türünün büyük sitesini yöneten kanunların tarihidir. Dünyanın zaman içinde ve belli özel koşullarda yaratılmış olmasına rağmen bu kanunlar evrensel ve ebedîdir.”[49] Görüldüğü gibi bu düşünceler Vico’yu daha çok 17. yüzyılın teolojisine yaklaştırıyor ve akla Bossuet’nin evrensel ve kutsal tarih anlayışını getiriyordu. Fakat arada önemli bir fark vardı. Vico, yaratılış kuramına, Adem ile Havva’ya, Yahudi tarihine, İsa’nın çilesine, kısaca kutsal kitaplarda yazılı her şeye inanmış olsa bile, bu eserinde bunları bir yana bırakmış olup, insanlığın doğal ve tarihsel kanunlarını arıyordu. Bu bakımdan Spinoza gibi kutsal tarihî eleştirel gözlüklerle incelemesine, bu tarihte neyin doğru neyin yanlış olduğunu sorgulamasına gerek yoktu. Beşerî kanunları doğal kanunlardan ayıran ve bunların “tarihsel” niteliğine işaret eden düşünür, bu niteliğiyle de 19. yüzyıla uzanıyor ve romantizme, Alman tarih okuluna ve hermenötik yaklaşıma zemin hazırlıyordu.
Aslında Vico’nun tarih anlayışında tüm insanlık için geçerli, ebed-müddet kanunlar yoktu.[50] Düşünürün bir Platonist olarak aradığı kanunlar, daha çok ulusların tabi olduğu ve onların doğuşunu, ilerlemesini ve çöküşünü açıklayan kanunlar idi. “İlerleme” fikrine de, Comte ve Condorcet gibi bütün insanlığı kapsayıcı şekilde değil, “devlet”ler planında yer veriyordu. Örneğin Roma Devleti, efsane krallardan, İmparatorluğa; oradan
da barbar istilasıyla çöküşüne kadar belli “dönem”leri olan bir “bütünlük” oluşturuyordu. Bu “dönem”ler, özgül koşullarda, başka her ulus tarafından yineleniyordu. Böyle bir tarih felsefesinin içerdiği “toplumsal zaman” anlayışı, eski Yunan düşüncesinde (Platon, Aristo ve Stoacılarda) tanık olduğumuz, hep kendi etrafında dönen (corsi e recorsi) “döngüsel” bir zaman anlayışı idi. Bu anlayış somut tarih araştırmalarının sınırını da çiziyordu. Vico bu araştırmalar için filolojiyi ön plana çıkarıyor ve tarihçinin görevinin çeşitli uluslara ait dokümanların karşılaştırılması ile her birinin gelişme kanununun aynı olduğunu ortaya çıkarmak olduğunu söylüyordu.
Vico’nun filolojiye dayanan yöntemi kendisini rasyonalist filozoflardan ayıran bir öğe olmuştur. Bu filozoflar için insanları birleştiren tek nitelik akıl idi. Tüm insanlarda başlangıçtan itibaren mevcut olan akıl, doğal hukuk ve toplum anlaşması gibi kurumsal araçlarla toplumsal yaşantıyı yaratmıştı. Oysa Vico’ya göre “akıl” tarihsel bir olguydu ve Aydınlanmacı düşünürlerin anladığı anlamda bir “akıl” ilk insanlarda yoktu. Bu filozofların yaptıkları şey aslında şuydu: Hiçbir güvenilir dokümanın mevcut olmadığı, kimsenin bilemediği çağlara, filozof kendi aklını uyguluyor ve eski çağları bildiği şeylere göre tasavvur ediyordu. Bu yanlıştı ve Vico’nun “yeni bilim”i bu yanlışı düzeltmek istiyordu. İtalyan filozofa göre tüm insanlarda ortak olan şey akıl değil, toplumsallık duygusu (sensus communis) idi.
Kökeni Aristo’ya giden bir düşünce geleneği, insan aklını teorik (sophia) ve pratik (phronēsis) olmak üzere ikiye ayırıyordu. Bu ayrım daha sonra semantik farklılaşmalar içinde devam etti ve günümüze kadar geldi. İslam felsefesinde de akl-ı nazari ve akl-ı ameli şeklinde yer alan bu ikilem, İbn Sina ve yorumcuları kanalıyla Osmanlılar tarafından da benimsenmişti.[51] İşte Vico, 18. yüzyılda, Aydınlanma’yı temsil eden teorik aklın üstünlüğüne karşı pratik aklı savunuyor ve bunu farklı bir tarih anlayışına temel yapıyordu. Teorik akıl, Batı klasik çağında Eskiler-Yeniler (Anciens-Modernes) çatışması ortamında tüm bilimleri kapsar biçimde savunuluyor, doğuş halindeki toplum bilimleri de doğa bilimleri modeline göre kurulmaya çalışılıyordu. Oysa Vico, toplumsallığı yaratan “sensus communis” ile pratik aklı ön plana çıkarmaya çalışıyordu. Vico’ya göre, “insan iradesini yöneten şey, aklın soyut evrenselliği değil, aksine bir grubun, halkın, ulusun ya da tüm insanlık topluluğunun somut evrenselliği” idi.[52] Ve bu nedenle tarih, filoloji ve diğer beşerî disiplinleri sensus communis üzerine bina etmek gerekiyordu. Gadamer, felsefi hermenötiği incelediği eserinde, “Vico’nun başvurduğu sensus communis, diyor, kökeni Antik çağa kadar uzanan geniş bir kontekst içinde yer alıyor ve günümüze kadar süren etkisi tam da burada incelemek istediğimiz konuyu teşkil ediyor”.[53] Gerçekten de tarihî yorumlar, teorik aklın ürettiği yorumlardan çok farklı nitelikte idiler. Bu yüzden, Vico, bunları farklı bir yöntemle, pratik akla dayanarak aramak gerektiği kanısındaydı. Kendisi de böyle yaptı.
Filozof Vico, filolog ve tarihçi giysilerine bürünerek insanlığın en eski dönemlerine ait bilgiler topladı. Güvenilir bilgi ve belgelerin olmadığı bir çağda, bunlar efsaneler, mitler, halk şiirleri, en eski kanunlar vb. gibi verilerden oluşuyordu. Yetkin tipini Homer’de bulan bu bilgilerden hareket ederek, düşünürümüz, insanlığı ilerleme süreci içinde yakalamaya çalışan üç dönem saptadı. İlk çağda insanlar, hayvani koşullar içinde yaşarken, hayal güçlerinin ürünü olarak yarattıkları Allah’ların korkusuyla (örneğin Jüpiter’in gürlemeleriyle) mağaralara sığınmışlar ve ilk kez sabit bir mesken sahibi olmuşlardı. Bu barınaklar onların birbirinden ayrı ve bağımsız aileler kurmalarına ve buna bağlı bir ritüel yaratmalarına yol açtı. Aklın henüz mevcut olmadığı, imge dünyasının egemen olduğu bu “Allahlar çağı”, dinî kuralların hüküm sürdüğü bir teokrasi idi. Burada dikkate değer
olan nokta Vico’nun din ve Allah inancını nasıl temellendirdiğidir. İtalyan filozof, Anselme’den Descartes’a uzanan gelenekte olduğu gibi Allah’ı akli delillerle kanıtlamaya çalışmamış, onu tarihî süreç içinde anlaşılır kılmaya çalışmıştır. Bréhier’nin ifadesi ile “Vico’nun gerçek özelliğini, kuşkusuz, tüm toplumsal ilişkilerin neredeyse sadece hayal ürünü inançlar üzerine kurulmuş olduğu bir çağı tanımlamak ve bunun insanlığın varlığını sürdürebilmesi için olmazsa olmaz bir ilahi kanun olduğunu kanıtlamak için harcadığı çaba teşkil ediyordu. Çünkü sadece kuvvetli bir hayal gücünün yarattığı korkunun şiddeti hırslı arzuları frenleyebilirdi”.[54]
Vico’nun öğretisinde “Allahlar çağı”nı “kahramanlar çağı” izliyordu. İlk dönemde kurulan aileler giderek etraflarında fakir ve güçsüz bir tebaa (“pleb”ler) yaratmış ve bir aristokrasi oluşturarak site devletlerini kurmuşlardı. Nihayet üçüncü çağı da aklın egemen olduğu ve hukukun, Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi, evrenselleştiği “insanlık çağı” idi. Bu üç çağ farklı ve özgün zihin hallerinin ürünü olan hukuk anlayışları ile birbirinden ayrılıyorlardı.
Vico’nun, Comte’un “üç hal kanunu”nu önceleyen tarih felsefesi aslında çok yetersiz bir malzemeyle örülmüş bir bina görüntüsü sergilemektedir. Montesquieu ve Voltaire’in analizlerinde gördüğümüz inceliği ve tazeliği kuşkusuz burada göremiyoruz. Fakat Vico’nun büyüklüğü başka yerdedir. İtalyan filozofu, Hegel’den önce felsefeyi tarih, tarihi de felsefe haline getirerek düşünce tarihinde çok önemli bir yere hak kazanmıştı. Aslında tarih felsefesi kavramı başlangıçta Voltaire’e atfedilmiştir ve bu ilk şekliyle, tarih, Vahiy ve Kıyamet (Apokalypse) ile açıklanan aşkın ve kutsal bir anlatı olmaktan çıkarak, “ön yargısız, ahlaki ve siyasi düşüncelerle karışık felsefi bir anlatı” anlamını kazanmıştı. Kökenini Vico’da, en yetkin temsilcisini de Hegel’de bulan yaklaşım ise tarih felsefesine başka bir anlam kazandırıyordu. Tarih felsefesi, artık, tarihî gelişmeyi yönlendiren derin ve mantıki tasarımı bulmaya çalışan bir felsefi araştırma anlamına geliyor ve teolojik (yer yer de mitolojik) bir kılıf taşıyordu.[55] Romantik okulu da, Vico’nun başlattığı bu anlayış yaratmıştır.[56] B. Crocé’ye göre Vico, Scienza Nuova’da “romantik düşüncenin en zengin ve en tutarlı öncüsü” oldu.[57] Bu bağlamda bir değer haline gelen ulus ve ulusallık fikri Avrupa kavramının da değer haline gelmesinde belirleyici olmuştu. Vico’nun Roma’da somutlaştırdığı “insanlık çağı” bunun habercisiydi. İtalyan filozofu Alman romantizminin kurucularından Herder’e bağlayan halka da bu fikir oldu.
Taner Timur,
Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi
YORDAM KİTAP