Jack London’ın eserindeki ‘Demir Ökçe’ rejimi, gücünü nasıl meşrulaştırıyor?

Demir Ökçe’nin Meşruiyet Anlayışı: Hegemonya, Zor ve İdeoloji Arasında Bir İktidar İnşası

Jack London’ın Demir Ökçe adlı eseri, yalnızca bir edebi distopya değil, aynı zamanda iktidarın doğasını ve meşruiyetin nasıl inşa edildiğini sorgulayan güçlü bir felsefi metindir. Eserde tasvir edilen oligarşik rejim, yani “Demir Ökçe”, iktidarını yalnızca kaba kuvvete değil, daha derin ve çok katmanlı meşrulaştırma stratejilerine dayandırır. Bu yönüyle eser, hem klasik siyaset felsefesinin hem de 20. yüzyıl eleştirel kuramlarının izlerini taşır.


1. Meşruiyetin Zor Boyutu: Hobbesçu Bir Leviathan mı?

Thomas Hobbes’un Leviathan’ında olduğu gibi, Demir Ökçe rejimi de düzenin tesisi adına mutlak iktidarın gerekliliğini öne sürer. Sosyalist ayaklanmalar, kitlesel işçi hareketleri ve kapitalist düzenin sarsılması, rejim tarafından kaos ve “doğal durum” tehdidi olarak sunulur. Bu bağlamda iktidar, şiddeti yalnızca bastırma aracı olarak değil, aynı zamanda düzenin tesisi için meşru bir “koruyucu şiddet” olarak kullanır. Hobbes’un “güvenlik karşılığında özgürlükten feragat” önerisi burada tam anlamıyla vücut bulur.


2. İdeolojik Hegemonya: Gramsci’nin Öngördüğü Rıza Üretimi

Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, Demir Ökçe rejiminin güç yapısını anlamak için oldukça işlevseldir. Rejim, yalnızca zor kullanarak değil, kitlelerin rızasını üretmek suretiyle iktidarını sürdürür. Medya, eğitim ve din gibi ideolojik aygıtlar, bireylerin dünyayı algılayış biçimlerini şekillendirir. Bu noktada iktidar, yalnızca dışsal bir baskı değil, aynı zamanda bireyin düşünsel iç dünyasında yer eden bir “normal” haline gelir. Böylece birey, kendi tahakkümünü içselleştirir ve onu sorgulamayı dahi düşünemez.

Özellikle işçi sınıfı içerisinde yaratılan “işçi aristokrasisi” aracılığıyla sınıf dayanışması kırılır, kolektif bilinç yerine bireysel çıkar ön plana çıkarılır. Bu durum Marx’ın “yanılsamalı bilinç” (false consciousness) kavramıyla örtüşür; birey, kendi gerçek çıkarlarıyla çelişen bir sistemi meşru görmeye başlar.


3. Adaletin Çarpıtılması: Platoncu Bir Gölge Oyunu

Platon’un mağara alegorisinde olduğu gibi, Demir Ökçe rejimi de halkı bir gölgeler dünyasında tutar. Gerçeklik ile görünüş arasındaki ayrım bulanıklaştırılmıştır. Yasalar, adaletin aracı değil, iktidarın meşruiyetini pekiştiren birer araç haline gelir. Bu anlamda rejim, adaleti değil, düzeni önceler. Böylece “adalet” kavramı, kendi içsel anlamından koparılır ve iktidarın söylemiyle yeniden tanımlanır.


4. Tarihin Tekeline Alınması: Foucaultcu Bir Bilgi-İktidar Eleştirisi

Michel Foucault’nun “iktidar bilgiyi üretir” önermesi, Demir Ökçe bağlamında oldukça açıklayıcıdır. Rejim, geçmişi kontrol etmekle kalmaz, geleceği de şekillendirecek şekilde bir tarih yazımı inşa eder. Eserin anlatıcısının bir “gelecek tarihçisi” olması tesadüf değildir; çünkü tarih, yalnızca geçmişin anlatımı değil, bugünün iktidar ilişkilerini meşrulaştırma aracıdır. Rejim, geçmişi kontrol ederek kendi sürekliliğini ve zorunluluğunu bir kader olarak sunar. Bu, Nietzsche’nin “tarihin faydaları ve zararları” konusundaki uyarısıyla da paralellik gösterir: tarih, iktidarın bir silahı haline gelir.


5. Ontolojik Güvensizlik ve Meşruiyetin Psikolojisi

Rejim, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda varoluşsal bir güvensizlik inşa eder. Birey, kendisini sürekli bir tehdit, bir belirsizlik içinde hisseder. Bu varoluşsal kırılganlık, bireyin özgürlüğünü değil güvenliğini öncelemesine neden olur. Böylece birey, özgürlüğünden gönüllü olarak vazgeçer ve iktidarın baskısını bir tür “koruyucu şemsiye” olarak içselleştirir. Bu durum, Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış adlı eserindeki “otoriter karakter” tanımıyla benzerlik taşır.


Meşruiyetin İnşasında Şiddetin Estetiği ve İdeolojinin Sessizliği

Jack London, Demir Ökçe’de yalnızca baskıcı bir rejim tasvir etmez; aynı zamanda bu rejimin nasıl meşrulaştığını, hangi düşünsel ve yapısal araçlara dayandığını da gözler önüne serer. Gücün meşruiyeti, kaba şiddetle değil, şiddetin kaçınılmaz ve haklı olduğuna dair kurgularla sağlanır. Böylece Demir Ökçe yalnızca ayakların altında ezilen bir sınıfı değil, kendi boyunduruğunu haklı gören bir bilinci de yaratır.