Kooperatif İlişkiler, Dayanışma Ekonomileri, Radikal Bakım Ağları: Sevginin Yeniden Politikleşmesine Alan Açmak

Bir önceki yazımızda * ( aşağıdan okuyabilirsiniz. ) kapitalizmin sevgi üzerindeki gölgesini ve ilişkilerin nasıl metalaştığını ele aldık. Şimdi ise, bu durumu tersine çevirme potansiyeli taşıyan, umut vadeden ve sevginin yeniden otantik ve politik bir güç olarak yükselmesine olanak sağlayabilecek yaklaşımlara odaklanalım. Kooperatif ilişkiler, dayanışma ekonomileri ve radikal bakım ağları, tam da bu yeniden politikleşme sürecinin anahtar unsurlarıdır.


Giriş

Kapitalizmin bireyciliği, rekabeti ve kâr odaklılığı, insani ilişkileri aşındırarak sevgiyi özel alana hapseden, hatta onu bir tüketim nesnesine dönüştüren bir gölge yaratmıştır. Ancak insanlık tarihi boyunca ve günümüzde de var olan alternatif yaklaşımlar, sevginin sadece bireysel bir duygu olmadığını, aynı zamanda kolektif bir eylem, bir direniş biçimi ve toplumsal bir dönüşüm aracı olabileceğini göstermektedir. Kooperatif ilişkiler, dayanışma ekonomileri ve radikal bakım ağları, tam da bu “sevginin yeniden politikleşmesi” için verimli zeminler sunar.

“Sevginin politikleşmesi”, sevginin bireysel romantik ilişkilerin veya aile içi duygusal bağların ötesine geçerek, toplumsal adalet, eşitlik, karşılıklı destek ve kolektif refahın temel bir ilkesi haline gelmesidir. Bu, sevginin sadece “hissetmek” değil, aynı zamanda “yapmak” anlamına gelmesidir; yani yapılar kurmak, sistemleri dönüştürmek ve insan onurunu merkeze alan toplumsal yaşamlar inşa etmektir.


1. Kooperatif İlişkiler: Rekabet Yerine İşbirliğinin Gücü

Geleneksel kapitalist ilişkiler, iş yerinde ve hatta özel hayatta rekabeti teşvik eder. Herkesin kendi çıkarını maksimize ettiği bir oyunda, diğerleri potansiyel rakip olarak görülür. Kooperatif ilişkiler ise bunun tam tersini savunur:

  • Ortak Hedefler ve Güven: Kooperatifler (üretim, tüketim, konut kooperatifleri vb.) üyelerinin ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve ortak hedeflere ulaşmak için bir araya geldiği yapılardır. Burada bireylerin başarısı, kolektifin başarısına bağlıdır. Bu, doğal olarak güven ve karşılıklı bağımlılık temelinde ilişkiler kurulmasını teşvik eder.
  • Demokratik Katılım: Kooperatifler genellikle “bir üye, bir oy” prensibiyle işler. Bu demokratik katılım, her bireyin sesinin duyulmasını ve değer görmesini sağlar. Kararların birlikte alınması, bireyler arasında daha derin bir sahiplenme ve sorumluluk duygusu yaratır.
  • Sevginin Eyleme Geçişi: Bu tür yapılarda sevgi, soyut bir duygu olmaktan çıkar ve somut eylemlere dönüşür: Birlikte çalışmak, kaynakları paylaşmak, zor zamanlarda birbirini desteklemek, ortak sorunlara çözüm bulmak. Bu, “topluluk sevgisi” veya “komşuluk sevgisi” gibi kavramların modern bir ifadesidir.

Örnek: Bir işçi kooperatifinde, çalışanlar sadece işçi değil, aynı zamanda işletmenin sahipleridir. Kâr maksimizasyonu yerine, işçilerin refahı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi önceliklidir. Bu modelde, iş arkadaşları arasındaki ilişkiler rekabetten ziyade dayanışma ve ortak başarıya odaklanır; bu da sevginin ve karşılıklı saygının iş ortamında politik bir değer olarak ortaya çıkmasına olanak tanır.


2. Dayanışma Ekonomileri: Kâr Yerine İnsan Odaklılık

Dayanışma ekonomileri, mevcut kapitalist sistemin dışına çıkarak veya onun içinde alternatifler yaratarak, insanı ve gezegeni kârın önüne koyan ekonomik pratiklerdir.

  • İhtiyaç Temelli Üretim ve Paylaşım: Bu modeller, piyasa taleplerinden ziyade topluluğun gerçek ihtiyaçlarına odaklanır. Üretim, tüketim ve dağıtım süreçleri, kâr yerine adalet, eşitlik ve sürdürülebilirlik ilkelerine göre düzenlenir. Bu, kaynakların paylaşımını ve ihtiyaç sahiplerine doğrudan ulaşımını mümkün kılar.
  • Karşılıklılık ve Güven: Dayanışma ekonomilerinde, para değişimi yerine takas, ödünç alma/verme veya gönüllülük gibi karşılıklılık esasına dayalı ilişkiler ön plana çıkar. Bu, “para” ilişkisi yerine “insan” ilişkisinin kurulmasına olanak tanır ve toplumsal güveni artırır.
  • Sevginin Politik Bir İlke Olarak Konumlanması: Bu sistemlerde sevgi, bir “duygusal lüks” olmaktan çıkar ve ekonomik sistemin temel bir prensibi haline gelir. Yoksullukla mücadele, çevre koruma, kapsayıcılık gibi hedefler, bireyler arası dayanışma ve sevgi olmadan düşünülemez. Sevgi, bir “karar” ve “eylem” olarak, sistemi ayakta tutan bir motivasyon gücüne dönüşür.

Örnek: Gıda kooperatifleri veya topluluk destekli tarım (CSA) modelleri, tüketicilerin doğrudan çiftçilerle bağlantı kurmasını sağlar. Tüketiciler, ürünlerini aldıkları kişileri tanır, çiftçilerin emeğine saygı duyar ve gıda güvenliğine katkıda bulunur. Bu, soyut bir “müşteri-tedarikçi” ilişkisinden öte, karşılıklı güven ve değer üreten, sevginin ve emeğin değerini politikleştiren bir ilişkidir.


3. Radikal Bakım Ağları: Bireysellikten Kolektif Sorumluluğa

Kapitalist sistem, bakımı genellikle ücretli emek veya aile içi kadın emeği olarak metalaştırırken, radikal bakım ağları, bakımın kolektif bir sorumluluk ve toplumsal bir değer olduğunu vurgular.

  • Dayanışma ve Karşılıklı Yardım: Bakım ağları, yaşlılara, hastalara, çocuklara veya engellilere yönelik sorumluluğu bireylerin veya ailelerin omuzlarından alarak topluluğun ortak görevi haline getirir. Komşuluk yardımlaşmaları, karşılıklı destek grupları, kriz anlarında kurulan gönüllü ağlar bu kategoriye girer.
  • Kırılganlığın Onaylanması: Bu ağlar, insan olmanın doğasında var olan kırılganlığı ve birbirimize bağımlılığı kabul eder. Güçlü ve bağımsız olma baskısı altında ezilen bireylere, “Yardıma ihtiyacın var ve bu sorun değil; biz buradayız” mesajını verir. Bu kabul, derin bir sevgi ve empati ifadesidir.
  • Sevginin Politik Bir Direniş Haline Gelmesi: Radikal bakım ağları, neoliberal politikaların kesintiye uğrattığı sosyal hizmetlere bir yanıt niteliğindedir. Bakımı bir meta olmaktan çıkarıp bir insan hakkı ve toplumsal görev olarak yeniden konumlandırırlar. Bu eylem, doğrudan politik bir duruştur; sevgiyi bireysel bir his olmaktan çıkarıp, adalet ve eşitlik mücadelesinin temel bir bileşeni haline getirir.

Örnek: Bir mahallede yaşlı ve kronik hastaların ev işlerine veya alışverişlerine yardım eden gönüllülerden oluşan bir “bakım ağı”. Bu ağ, sadece pratik bir yardım sağlamakla kalmaz, aynı zamanda yaşlı bireylerin sosyal izolasyonunu kırar ve onlara değerli olduklarını hissettirir. Bu ağ içindeki ilişkiler, finansal bir beklenti yerine, insan sevgisi, karşılıklı saygı ve dayanışma üzerine kuruludur; bu da sevginin toplumsal bir eylem ve politik bir güç olarak nasıl işlediğini gösterir.


Sonuç: Sevginin Yeniden İnşası ve Toplumsal Dönüşüm

Kooperatif ilişkiler, dayanışma ekonomileri ve radikal bakım ağları, kapitalizmin sevgi üzerindeki gölgesini dağıtma ve sevginin yeniden politikleşmesine alan açma potansiyeli taşır. Bu yaklaşımlar, bireyciliğin ve rekabetin yerine işbirliğini, kâr odaklılığın yerine insan odaklılığı, metalaşmanın yerine karşılıklılığı koyar.

Bir psikoterapist olarak, bu modellerin sadece makro ölçekte toplumsal dönüşüm için değil, aynı zamanda bireylerin psikolojik refahı için de hayati olduğunu görüyorum. Güvenin, aidiyetin ve karşılıklı desteğin olduğu bu tür ağlar, bireyin yalnızlık hissini azaltır, duygusal dayanıklılığını artırır ve anlamlı ilişkiler kurma kapasitesini pekiştirir.

Sevgi, bu bağlamda, pasif bir duygu olmaktan çıkar ve adalet, eşitlik ve insan onuru için verilen kolektif bir mücadelenin en güçlü yakıtı haline gelir. Bu da sevginin sadece bireysel bir deneyim değil, aynı zamanda politik bir direniş ve dönüşüm aracı olduğunun en net kanıtıdır.