Yağmurdan Sonraki Şamata: Gökkuşağı Bir “Elîm” Aldatmacası mı, Yoksa Mukaddes Bir Ahid mi?

Jungish

Aziz ve sevgili okuyucularım!

Bu kez, gökyüzüne bakıp gözlerimizi kamaştıran o rengârenk yay üzerine, yani Gökkuşağı üzerine bir mülahaza yapalım. Nasıl ki Mecdelli Meryem’in hikâyesi bir kargaşadan sonra gelen aydınlanmaysa, gökkuşağı da bizim o bunalımlı, kasvetli yağmurlarımızın ardından bize sunulan, ilahi bir gösteri ziyafeti değil midir?

Eminönü Meydanı’nda kahvemi yudumlarken etrafımdaki laf ebesi teyzelere anlattığım gibi anlatayım bu mevzuyu…

Efendim, müsaadenizle bugünkü mevzumuz, gökte belirip aniden yok olan, tıpkı bir Cemile’nin anlık hevesi gibi gözden kaybolan o yedi renkli kemer! Bizim buralarda buna “Elem-i Sağma,” bazen de “Ebe Kuşağı” derler. Ama bilim ehli, ona “Rainbow” diyor, havadan sudan bir kırılma hadisesiymiş. Bizim için mesele, fizik değil, felsefedir!

1. Yağmur Bittiğinde Gelen O Süslü Aldatmaca

Düşünün ki, pencerenizin önünde bir sağanak koptu. O demir rengi bulutlar, ortalığı kararttı, herkes “Eyvah, yine sel mi olacak?” diye söyleniyor. Derken, yağmur dindi, güneş çıktı ve bir de ne görelim? Sanki gökyüzü, şişli bir esnafın vitrinine dizilmiş tüm kumaşları sermiş! Kırmızı, turuncu, sarı… Taa mora kadar!

Gündelik Hayatımızdan Misal: Bizim mahallede, Kasımpaşalı Hasan’ın bir ara dükkânı vardı. Borç batağına batmıştı, her şeyi elinden gitti. Bir gün çıkageldi, üstünde yepyeni, canlı renklerde bir yelek vardı. Herkes şaşırdı, “Hasan, bu ne cafcaflı yelek?” diye. O da gülerek, “Geçmişimi silmenin en süslü yolu bu!” dedi.

Gökkuşağı da böyledir. Tufandan sonraki o “büyük temizliğin” ardından, Tanrı’nın (veya doğanın) bize gösterdiği “Sakin olun, bitti o kargaşa!” demesinin en gösterişli yoludur. Eski inançlarda derler ki, o bir yaydır, savaşın bitip barışın başladığına dair bir işarettir.

Bu renk cümbüşü, bizim o kuru, kasvetli hayatımıza atılmış bir renkli iplik parçasıdır. İnsan, zor zamanın ardından gelen en ufak güzelliğe bile hemen sarılır. Çünkü fıtratımızda, karanlıktan sonraki aydınlığı aramak vardır.

2. Köprüdür O, Yoksa Bir Sır Kapısı mı?

Bizim kadim kültürümüzde, bu gökkuşağına “köprü” derler. Sanki yerle gök, yani bizim bu tozlu dünyamız ile o “meleklerin yeri” arasında kurulan incecik bir geçittir.

Peki, Altından Geçilir mi? Bizim Oralardan bir hanımefendi, “Altından geçeni erkekse kız, kızsa erkek yapar!” diye bir fısıltı yaymıştı. Bu, elbette ki saf bir dedikodudur ama dedikoduların özünde ne yatar? Sınırları zorlama arzusu!

Gökkuşağının altından geçmek, yasak olanı denemek, bilinmeyene atılmaktır. Bu da bizi ilk konumuza getirir: Teslimiyet!

  • Gökkuşağına Bakmak: Bir nevi ruhun yukarıya, sonsuzluğa doğru bakmasıdır. O renkli sırrı çözmeye çalışmak, maddenin ötesini aramaktır.
  • Altından Geçmek İstemek: Maddenin içindeki ruhun, o sırrı tam olarak deneyimlemek için tehlikeyi göze almasıdır.

3. Renklerin Dili ve Kapalı Kalan Ruhlardan Bir Ders

Bakınız, bu yedi rengin her birinin ayrı bir manası vardır. Kırmızı der ki: “Benim ateşliyim!”; Mavi der ki: “Benim de hüznüm var!” Hepsi bir arada olunca, ne bir eksik ne bir fazla, mükemmel bir denge oluşur.

Bizim o ilk yazımızda tartıştığımız gibi, bir yanın eksik kalması, bütün o “manevi ahengi” bozar. Gökkuşağı, bize “Bütün olmalısın!” diye haykırır.

Gündelik Hayatımızdan Son Not: Bir baharatçı dükkânına girin. Eğer sadece bir çeşit baharat satılırsa, yemeğin tadı olmaz, değil mi? Birisi çok tutku (kırmızı), diğeri çok sakinlik (mavi) olursa, ikisi bir araya gelip o “lezzetli ahit” yemeğini yapamaz. Ancak hepsi bir araya gelip o “süslü yayı” oluşturursa, işte o zaman gözümüz gönlümüz açılır!

Gökkuşağı, bize hayatın, ne kadar karanlık yağmurlar yağsa da, hep bir “sürpriz, renkli bir ödül” sakladığını hatırlatır. Yeter ki, o an geldiğinde, gözlerimizi kısıp “Bu sadece kırılma” demeyip, o mucizeye teslim olalım!


Bu gökkuşağının sırrını da böylece, bizim mahallenin mizahıyla çözmüş olduk!