Yaratıcı Süreç: Bilinmeyene Teslimiyet ve Bilinç Sınırlarını Aşmak
Yazar: Jungish
Analitik psikolojinin derinliklerinde, ister sanatçı olalım ister sıradan bir hayat süren bireyler, hepimiz “Ruh İmşa etme- oluşturma” (Soul-making) olarak adlandırılan temel bir yaratıcı sürece dahil oluruz. Yaratıcı süreçlerin psikolojik dinamikleri, Keats’in “Ruh İnşası-Oluşturması” olarak tanımladığı şeyle özdeşleştirilir. Bu, her iki cinsin de paylaştığı ortak ve temel bir faaliyettir.
Peki, bu gerçek yaratıcılık anları nasıl gerçekleşir? Kaynaklar, yaratıcı sürecin tam olarak işlediği anın, bilinen konfor alanımızdan bir fedakarlık gerektirdiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.
1. Yaratıcılığın Tanımı: Ego Sınırlarını Aşmak
Doğru gerçekleştiğinde yaratıcı süreç, bilinen ego sınırlarının bilinmeyen bilinçdışı potansiyele teslim olmasıdır.
Bu teslimiyet, kişisel gelişim yolculuğumuzda hayati bir adımdır, çünkü bilinçdışının bakış açısıyla çekilmiş bilinçli durumun fotoğrafları gibi olan derin rüyalar ve sanat, psikenin derinliklerinden gelir.
- Teslimiyet Bir Fedakarlıktır: Teslimiyet, bilinçli bir bırakma eylemidir. Bu, bencilliğin arzusunun feda edilmesiyle, hapsedilmiş enerjinin yeni yaşama dönüştürülmesini sağlayan bir fedakarlıktır.
- Yeni Bir Gerçekliğin Doğuşu: Kişisel olanın aşkın olana teslim olması, yeni bir yaşam yaratır ve yaşamı farklı bir gerçeklik boyutuna taşır. Bağımlıların bile deneyimlediği gibi, bu teslimiyet kapasitesi, ego’nun kendisinden daha büyük bir güce teslim olmasını gerektirir.
- Bütünlüğe Doğal Eğilim: Jung, bu temel modeli, Kişi’nin (Self) rehberliğinde bütünlüğe doğru doğal bir eğilim olarak adlandırmıştır.
2. Yaratıcı Nüfuz ve Konteyner Gücü
Yaratıcı süreçte, “içsel evliliğin” dinamiklerini andıran bir eylem gerçekleşir: bilinçli kap (dişil) ile bilinçdışı potansiyel (eril) birleşir.
- Bilinçdışının Nüfuzu: Bilinçdışından fışkıran bilinmeyen “phallos’un nüfuzuna” dayanacak kadar güçlü bir bilinçli konteynerin olması gerekir. Bu konteyner (ruhu temsil eden bilinçli dişil), yeterince güçlü ve esnek olmalıdır ki, başka bir gerçekliğe teslim olabilsin ve hazineleri bilince geri getirebilsin.
- Sevgi ve Dürüstlük: Eğer konteyner (alıcı taraf) ile nüfuz eden (eril/spirit) arasında yeterli sevgi ve dürüstlük (integrity) yoksa, korku konteyneri katılaştırır ve phallos’u iktidarsız kılar. Dürüstlük ne kadar büyük olursa, konteyner o kadar güçlü olur ve nüfuz o kadar güçlü olur.
- Ruh Oluşturmanın Mekanı: Ruhsal ve maddesel seviyelerde hayatta kalmak, bizi biyolojinin ötesine, Jung’un bireyleşme dediği alana taşır. Yaratıcı süreç, ruhsal boyutta, bedenin karanlık rahmi içinde şekillenen çocuğun babasının doğaüstü bir varlık olduğunu bilmek anlamına gelir.
Gündelik Hayattan Örnek: Newton ve Düşen Elma
Bu teslimiyetin bilimsel dehası bile nasıl karakterize ettiğini görmek için Newton’un örneğine bakabiliriz.
Newton, bir elmanın düşüşünde yerçekimi kuvvetini anlık bir aydınlanma (flash) ile fark etmiştir. Bu kuvvet için, kendi uzun matematiksel eğitimi aracılığıyla hazır bulunan malzemelerle bir konteyner inşa etmiştir. Newton, elmanın düşüşünü, disiplinli bir mistiğin lütfu alması gibi kabul etmiştir. Bu, kişisel olanın transpersonel olana teslim edilmesidir ve yeni bir yaşam yaratarak yaşamı farklı bir gerçeklik boyutuna taşır.
3. Direnişin Tehlikesi: Taşlaşma
Eğer bilinç (ego) teslim olmayı reddederse veya bu sürece yeterince odaklanmazsa, büyük bir tehlike baş gösterir.
- Ruh Aç Kalır: Zengin şifa imgeleriyle dolu rüyalar gören, ancak yemek yiyemeyen (yani bilince getiremeyen) kişi analitik süreçte görülen en üzücü tablolardan biridir; çünkü bilinç, imgelerle temsil edilen şeyi ısırmak, çiğnemek, yutmak, sindirmek ve bütünleştirmek için zaman ayıramaz veya bunu reddeder.
- Enerji Kilitlenir: Metafor (simgesel dil) olmadan, enerji tekrarlayan kalıplar içinde kilitlenir; bu durumda, Medusa enerjiyi taşa hapseder. Yaratıcı tepkilerimiz taşlaşır (petrify) ve kendiliğindenlik (spontaneity) kaybolur.
- Parçalanma (Split) Devam Eder: Maddeden (beden) ayrı ruhsal mükemmeliyete ulaşmaya çalışan eril eğilim, veya tam tersi, maddenin somutluğuna düşen dişil eğilim, ruhu tehlikeye atar. Ruh (bilinçli dişillik), hem bedensiz ruh hem de somutlaşmış madde tarafından eşit derecede tehlikeye atılır. Bilinç ve maddenin arasındaki bu ölümcül boşluk, sıklıkla bilincin yok olmasıyla dolar.
Ancak yaratıcı matriste (creative matrix), sembol (metafor), ruh ve madde arasında akar ve ayrılığı iyileştirir. Metot, imgeyi duygu, zihin ve hayal gücüyle bütünleştiren metaforun dilini (metafor Yunancada “karşıya taşıma” demektir) anlamaktan geçer.
Yaratıcı süreç, bir maraton koşucusunun kendisini aşması gibidir. Koşucu, “Artık gidemem” diyen bilinen ego sınırlarına takılıp kalırsa yarışı kaybeder. Ancak o bilinen sınırları bilinmeyen potansiyele (bilinçdışının rezervine) teslim etmeyi seçtiğinde, hapsedilmiş enerjiyi serbest bırakır ve hiç bilmediği bir güce kavuşarak bitiş çizgisine ulaşır. Bu, bilinçli bir fedakarlıkla gelen yeni bir kimlik ve yeni bir güçtür.