Kategori: Makaleler

Sansüre Karşı Karamizah – Barışcan Demir

Sansürün içinde, sansüre rağmen açığa çıkan bir edebiyattır Bulgakov’unki. Hatta tıpkı Zamyatin’in edebiyatı gibi Bulgakov’un özgün dilininin de sansür sayesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Sovyet sansürü Walter Benjamin’in Moskova Günlüğü’nde değindiği gibi, devrimci olduğu için “yeni” olarak ortaya çıkan kültürün, yeni olmasından dolayı tarihsiz oluşu ile, kendi tarihini barındıran burjuva kültürünü kapsamaya çalışması sırasında açığa çıkan

okumak için tıklayınız

Karanlığa Mektuplar / Kayıtsızlık Şenliğinden Balon Uçurmak! – Dağhan Dönmez

Hayatta her şey anlamdır. Işıksız, kımıltısız bir gecede, gökyüzünde romantik çağrışımlar yapan yıldızlar dahi, uzak gezegenlerdeki yaşantıları taşır belleğimize. Kahvemden bir yudum alıyorum. Bir çırpıda okuduğum kitabın, son sayfalarını okumamak adına kendime direniyorum Tatlı bir direniş bu! Saygıdeğer okur, bazı kitaplar hiç bitmesin istersiniz. “Kayıtsızlık Şenliği” de bende bu hissi uyandırıyor.

okumak için tıklayınız

Kohlhaas’ın isyanı – Selin Aksoy

Behzat Ç. dizisinde komiser Suna’nın intihar sahnesini hatırlayanınız var mıdır bilmiyorum. Komiser Suna kadın cinayetlerine sebep olanlar ve tecavüzcülerin peşine düşmüş ve listesindeki isimleri tamamladıktan sonra silahı kafasına dayayıp ülkede son 7 yılda kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığını haykırıp “sadece beş dakika daha yaşamak istedim, öldürülen bütün kadınlar gibi” diyerek tetiği çekmişti. Bu sahnede Behzat

okumak için tıklayınız

Shakespeare ve Hamlet – Mina Urgan

Shakespeare’e tutulan ayna? Geçenlerde, Mîna Urgan’ın “Shakespeare ve Hamlet” kitabının Yapı Kredi Yayınları’nca yeniden basıldığını görünce, aklım ve yüreğim, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuduğum yıllara uzandı. Hep söylemişimdir: Berna Moran’lı, Tatyana Moran’lı, Vahit Turhan’lı, Akşit Göktürk’lü, Cevat Çapan’lı, Murat Belge’li ve elbette Mîna Urgan’lı yıllar, kanımca, bu bölümün Altın Çağıydı.

okumak için tıklayınız

Yüreğim el sallar elinde mendil – Ali Ozanemre

Ruhi Su(1), şair Ali Yüce’nin(2) “ABOOOV” adlı şiirini besteledi, “Semahlar Çocuklar Göçler Balıklar” adlı uzunçalarında (Sümeyra Çakır’la birlikte, ayrıca salt kendi sesiyle, Kadıköy Tiyatrosu Konseri’nde ve başka yerlerde) “Mürselekli Kadınlar” adıyla okudu. Bunlardan birinde ezgiye geçmeden şu açıklamayı yapıyor Ruhi Su:

okumak için tıklayınız

“Haziranda Ölmek Zor”un üç toplumcu sanatçısı – Müslüm Kabadayı

“Haziranda Ölmek Zor”un üç toplumcu sanatçısı : Nâzım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmed Arif 3 Haziran 2015’te Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde “Nâzım Hikmet ve Yaşam” başlıklı bir panel yapıldı. Mehmet Aydın, Ahmet Özer ve Arslan Kavlak’ın konuşmacı oldukları panelde, Nâzım’ın Paris anıları, komünist bir şairin dünya görüşü, diyalektik ve tarihi materyalizm yöntemiyle “Büyük Tarihi”

okumak için tıklayınız

Can Dündar Kurtçuğu – Zafer Köse

Can Dündar yıllar önce, “Kahramanlar Çağının Sonu” başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Özellikle Arafat ve Ecevit gibi zamanında halk kahramanına dönüşmüş kişilerden söz ediyordu. Allende, Che, Gandi… Hepsini anmasa da kahramanların ortaya çıkışını, efsaneleşmesini ele alıyordu. Dündar’ın bildiğimiz türde yazılarından biriydi o. Sağlam, işin özüne dokunan, sözünü esirgemeyen, ama bağırmadan, yapıcı biçimde konuşan bir ses… En

okumak için tıklayınız

“Sanatçı, yalanla ve kölelikle uzlaşamaz, çünkü…” Albert Camus

Ben kendi hesabıma sanatım olmadan yaşayamam. Ama, bu sanatı her şeyin üstüne koymuş da değilim. Tersine, onsuz edemeyişim, onun beni herkesle bir etmesi ve olduğumdan başka türlü olmaksızın herkesle bir düzeyde yaşatmasıdır. Sanat, benim için tek başına tadı çıkarılan bir şey değildir. Sanat bence, en büyük sayıda insanı, ortak acılar ve sevinçlerle coşturacak görüntüleri, biçimleri

okumak için tıklayınız

Fanon ve Ezilenlerin Şiddeti – Soner Torlak

“İnsani değerlerin algılanma süreci üzerinde, olmak kuşağının önünde ya da altında bir ‘olmamak’ ya da ‘yokluk’ kuşağı var; son derece kısır, son derece kıraç ve yavan bir bölge burası; bütünüyle çıplak ve böyle olduğu için de sahici bir dirilişin, katıksız bir var olmanın mümkün olduğu sarp bir yamaç. Çoğu hallerde Siyah insan, bu cehennem yokuşunu

okumak için tıklayınız

Karanlık Vardiya’ya dair – Naci Eksikoğlu

Karanlık Vardiya 90’lı Yılların Politik Arşivi adlı bir kitap çıktı sessiz sedasız. 90’lı yılların Türkiye’sini anlatıyor. Adı gibi, gazete kupürleri, resimler eşliğinde bir belgesel, bir film şeridi gibi 90’lı yılların politik arşivini gözler önüne seriyor. Ancak teorik bir altyapıyla işliyor bu arşivi. Gramsci’nin, Althusserl’in devletin ideolojik aygıtlarının nasıl işlediğini; devletin baskı aygıtlarının nasıl devreye girdiğini

okumak için tıklayınız

Ölü beden uzanmış yatıyor yerde ama fikirleri hala dimdik ayakta!

Paris’in cellatları ve komün Paris sadece Fransa’nın değil çoğu zaman Avrupa’nın da başkenti sayılır. Tarihte, sözünü ettiğimiz iki büyük vahşete sahne olmuş bu kentte ‘hiçbir sokak, hiçbir geçit, gökyüzüne doğru uzanan hiçbir merdiven yoktur ki bir zamanların acılarını ve coşkularını yansıtmasın.’

okumak için tıklayınız

Atların Kardeşliği’ne dair – Sadık Güvenç

Ali Rıza Kars’ın romanı Atların Kardeşliği, Sanat Yapım Yayıncılık’tan 2014’te çıktı, 220 sayfa. Daha önce şiir kitaplarıyla (Hayalin Gözümde Kızıl Gül Oldu, Işıkla Öpüşürdü, Kendi Pınarından Akardı Gülmelerin, Düş ve Sokak, Yüksek Debili Aşklar, Gitme Zamanı) tanıdığımız Ali Rıza Kars, bu kez bir romanla çıktı okuyucunun karşısına.

okumak için tıklayınız

Babamın Adı Hıdır – M. Şehmus Güzel

Göz alabildiğine bir genişlik. Sonsuzluk deryası içinde yeryüzü ve masmavi gökyüzü. Güneş tepede asılı altın bir tepsi. Güneşi çok seviyorum. Yer yarılmış. Karış karış. Toprak kuru. Kupkuru. Toprak susuz. Su yok. İstediğin kadar, yapabildiğin kadar gözlerini aç ve uzaklara, çok uzaklara bak, tek ağaç yok gölgesinde oturabileceğin. Oturup bir nefes alabileceğin, tek kağıt cigara sarıp

okumak için tıklayınız

Ah’ın memleketi Dersim – Adalet Çavdar

Türkiye siyasi tarihine baktığımızda neredeyse her güne bir ah dedirtecek meselemiz vardır. Ölümler, öldürülenler, asılanlar, yakılanlar, kaybedilenler, katliamlar… Acıların miras bırakıldığı topraklar vardır. Ne kadar uzağa giderseniz gidin, dilerseniz oralı olmadığınızı dile getirin, her şeye rağmen o acı gelir bulur vicdanınızı. Kim bilir belki babanızın annenizin doğmadığı zamanlarda olanlar için özür dileme arzusu duyarsınız. Elinizde

okumak için tıklayınız

Zweig’den Montaigne biyografisi ve kendini bilmenin tarihçesi

Edebiyat tarihindeki hiçbir buluşma, Montaigne ile Zweig’inki kadar büyük değildir. Çünkü biri hayatını sadece kendini bilmeye adayan; bunu, kendinden çağlar önce yapan Sokrates’e öykündüğünü açıkça belirterek gerçekleştiren ve kendinden sonraki tüm yazarları etkileyen Michel Montaigne… Diğeri ise deneme ve edebiyat eserlerindeki derin niteliğin yanı sıra; dünyayı yaptığı savaşlar, başarıya ulaştığı buluşlar, gerçekleştirdiği keşifler ve yazdığı

okumak için tıklayınız

Montaigne ‘nin kütüphanesi

Dordonya’da, Bergerac yakınlarındaki Saint-Michel-de-Monta- igne’deki Montaigne’in kulesi Fransa’da gezilecek en heyecan verici yazar evlerinden biridir. 16. yüzyıldan kalma bu geniş ve yuvarlak kule, babası Pierre de Montaigne tarafından yaptırılmış şatodan 19. yüzyılın sonundaki bir yangından sonra kalan tek şeydir. Montaigne bulabildiği bütün vakti burada geçirir; okumak, düşünmek ve yazmak için buraya çekilirdi. Kütüphanesi ev hayatına

okumak için tıklayınız

Yeni Sinsiyet’in Kokmuş Tuz Çeşitlemesi

Bugün, Yeni Sinsiyet’in[1] yarım asır boyunca projelendirdiği “mezalim” ortamının içindeyiz ve gündelik yaşamımızın her ânında bu ortama maruz kalıyoruz. Yeni Sinsiyet’in “mezalim” ortamını sürdürülebilir kılmak için bulduğu son çözüm formülünü, yani ‘haksızlık yordamı’nı[2] her alanda var gücüyle uyguladığını görüyoruz ve bu gaddarlığa tarihsel açıdan tanık oluyoruz. Yeni Sinsiyet’in yandaş-paydaş etkileşimleriyle kalabalıklaştırdığı ‘biz’ söyleminin[3] cehalet hizmetkârları

okumak için tıklayınız