SSCB Çözülüşe Girerken Anayasa, Program, Tüzük Belgeler

*”Sovyetler Birliği 1991 yılında dağıldı. 1980?lerin ortasında başlayan ve glasnost (açıklık) ile perestroyka (yeniden yapılanma) olarak adlandırılan sürecin sonunda 1917 Ekim Devrimi?nden bu yana hüküm süren ?sosyalist iktidar? da yıkıldı.
Bu iktidar neye benziyordu? Nasıl bir anayasal düzen söz konusuydu? Ülkenin tek siyasal partisi Sovyetler Birliği Komünist Partisi?nin programında hangi hedefler vardı? Bu parti nasıl bir iç işleyişe sahipti?
Türkiye?de anayasa tartışmalarının bir kez daha alevlendiği bir sırada bambaşka bir ülke ve siyasal sistemde anayasanın hangi mantıkla hazırlandığını görmekte yarar var. İnsanın insanı sömürmesinin yasaklandığı Sovyetler Birliği anayasası, yasama ve yürütme erkinin birliğine dayalı yapısıyla diğer ülkelerin anayasalarından köklü bir biçimde ayrılıyor.
1977 yılında uzun tartışmalardan sonra yürürlüğe giren Sovyetlerin son anayasası

Galata’dan Karaköy’e / Bir Liman Hikâyesi, Orhan Türker

Orhan Türker’in ilk defa 2000 yılında basılan Galata’dan Karaköy’e / Bir Liman Hikâyesi adlı kitabı, okuyucuya iyi düşünülmüş bir kentsel, tarihsel envanter sunuyor. Günümüzde Karaköy olarak adlandırılan, İstanbul’un merkezindeki liman bölgesi Galata, Beyoğlu ilçesinin bir bölümünü oluşturmaktadır. 1453’den 1960’lı yıllardaki Kıbrıs olaylarına kadar Galata diye anılan bölgenin adı bu tarihteki Kıbrıs olaylarına bir tepki olarak değiştirilen Rumca isimler gibi Karaköy’e dönüştürülmüştür.
Galata’dan Karaköy’e, sadece bir semtin çalkantılı ve hüzünlü öyküsü değil, aynı zamanda bir İstanbullu olarak neler kaybettiğimizin de acı bir bilânçosudur.
Galata’dan Karaköy’e-Bir Liman Hikâyesi ile Orhan Türker, kaybedilmiş bir tarihsel bölge olan Galata’daki son kalıntıları, son yapıları, son değerleri tespit etmeye yönelik bir kitap hazırlamış. Kitap korumacılık alanında düşünen, çalışan, tarihsel kalıtlara önem veren okurların ilgisini derleyebilecek öğelerle dolu.
Kitap, Osmanlı tarihi içinde de Bizans’ta olduğu gibi ayrıksı hatta zaman zaman

İnsanlığın 19.yüzyıldan günümüze Opera Tarihi 4.cilt, Cevad Memduh Altar

Dört ciltlik bir eser olan Opera Tarihi?nin dördüncü ve son cildinde, 19. yüzyıldan bu yana gelişimlerini sürdürmekte olan ulusal operalar yer almaktadır. Bunun yanı sıra ülkemizin operası da “Türkiye’de Opera” başlığı altında bu ciltte işlenmiştir.

“Araştırmacı kimliği ve geniş müzik kültürüyle Türkiye?yi uluslararası planda temsil eden Altar, müzik tarihçisi, eğitimci ve yönetici olarak cumhuriyet döneminin önde gelen aydınlarındandır. Altar, liseyi İstanbul?da bitirdikten sonra 1922 yılında Almanya?ya öğrenim yapmaya gitmiş, Leipzig Devlet Konservatuarı?nda Hugo Hamann ile keman ve viyola; Johannes Merkel ile teori ve sanat tarihi çalışmıştır. Leipzig Konservatuarı?nı 1927 yılında bitirmiş, Türkiye?ye dönerek Müzik Öğretmen Okulu?nda teori (1927-32), Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü?nde sanat tarihi ve müzik tarihi (1932-36), Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu?nda sanat tarihi ve estetik (1950-70),

Sevdayım Tepeden Tırnağa: Nazım Hikmet’in Aşkları, Emin Karaca

Sevdayım Tepeden Tırnağa: Nazım Hikmet’in Aşkları adlı kitap Emin Karaca’nın kaleminden 2003 yılında okurla buluştu.
“Sevdayım Tepeden Tırnağa
sevda: görmek, düşünmek, anlamak
sevda: doğan çocuk, yürüyen aydınlık
sevda: salıncak kurmak yıldızlara
sevda: dökmek çeliği kan ter içinde.”
Nazım Hikmet’in yaşamında kadınların büyük ve önemli yerinin tanığı çocukluk ve gençlik arkadaşı Vala Nurettin, aslında Nazım Hikmet’in aşk hayatının ‘poligami’ (çok eşlilik) olmadığı görüşünde: “Aslında, Nâzım monogamdı (tek eşlilik). Birini severse, iyice severse, ona sadık kalmak isterdi. Sevemediği sıralarda da, sevilecek birini daldan dala arardı. Bunu bilinçle mi, içgüdüsüyle mi, can sıkıntısıyla mı yapardı? Daha ziyade kadınların ayartma çabasına kurban gittiğini, tanıdığım kadınların sözlü ve yazılı itiraflarından öğrendim.”
Nazım Hikmet bir mektubunda anlatmıştı Vala Nurettin’e aşk anlayışını: “Ben şöyle

Zaman Tüneliyle Sümer’e Yolculuk, Muazzez İlmiye Çığ

“Size kendimi tanıtayım: Ben bir Sümerli çocuğum. Adım “Ludingirra”, anlamı “Tanrının adamı”. Adımı söylemek size zor gelirse, kısaca “Lu” diyebilirsiniz. Tam 14 yaşındayım. 6 yıldan beri okula gidiyorum. Eğer okulda her bilgiyi öğrenmek istersem, en az 5 yıl daha okumam gerek.
Boyum çok uzun değil. Kara saçlı, kara gözlüyüm; ama derim kara değil. Zaten bizim halkımız hep kara gözlü, kara saçlı. Sanıyorum onun için biz, kendimize “Karabaşlı” diyoruz.
Ben şimdi, yaşantımı, ülkemi tanıtmak için sizi zaman tüneli ile geçmişe götüreceğim. Hoşunuza gideceğini umuyorum. “Geldiğimiz yer neresi?” diye soracaksınız şimdi. Sizin ülkenize yakın bir yer. Türkiye’nin güney doğusunda bugün Irak dediğiniz yer.
Buradan iki büyük nehir geçip güneyde denize dökülüyor. Bunların adı Fırat ve Dicle, bizde onların adı “Buranım ve İdigna” dır. Siz buraya “iki nehir” anlamına gelen Mezopotamya diyorsunuz. İşte benim vatanım, bu iki nehir arasında. Buraya yüzyıllar boyu “Sümer toprakları” denmiş.

Atalarım çok eski çağlarda buraya göç etmişler. Neden mi?

Ubıhça’nın kurtarılış öyküsü – Georges Dumezil

Georges Dumezil, Türkiye’yi uzun zamandan beri tanıyordu. 1859-1864 yıllarında Rus işgalinden kaçan bütün azınlıkları ve bu azınlıkların Türkiye’de yerleştikleri köyleri biliyordu. 1926?1931 yılları arasında Türkiye’de geçirdiği altı yıl boyunca on ikiden fazla dil öğrendi (otuza yakın dili konuşurdu). Bu dillerden çoğu Rusya’da artık yaşamıyorlardı. Sadece Türkiye’ye gelen göçmenler arasında konuşuluyordu.
1929 yılında İstanbul’dan 300 kilometre uzaktaki Sapanca Gölü yakınlarında bir köyde yaşlı bir Çerkes prensinin yok olduğu sanılan Ubıhçayı konuştuğunu öğrendi. Zaman geçirmeden oraya gitmeye karar verdi ve orada Ubıhçayı konuşan on kadar insan buldu. Bunların en genci 60 yaşındaydı. 1971 yılına kadar her yıl iki ayını bu köyde geçirdi. Sonunda bu dili yok olmaktan kurtardı. Dünyanın en zengin ünsüz sistemlerinden birine sahip olan ve şimdi artık tamamen yok olmuş olan bu dilde,

Türkiye’nin Yüzyılına Romanın Tanıklığı, Tevfik Çavdar

*”Tevfik Çavdar, yıllardır okuyup seçtiği, notlar çıkarıp satır altlarını çizdiği romanları, ülkemizin son yüz yıllık dönemine tanıklıkları bakımından bir araya getirmiş ve eğer herhangi bir ülkede, roman denebilecek metinler yazılıyorsa, hiç değilse bunların bir bölümünün, burada kullanılan sözcükle, bir tarihe ?tanıklık? yapmış olmamaları imkânsızdır.
Bir kişinin hayatı boyunca ancak altı bin kadar kitap okuyabileceğine ve Fethi Naci?nin aşağı yukarı üç bin roman okuduğunu düşündüğümüzde** ve onunla kimsenin yarışamayacağı ortada olmakla birlikte, Çavdar?ın da çocukluk yıllarından beri iyi bir roman okuyucusu olduğu belli.”
Tevfik Çavdar?ın Türkiye üzerine çok sayıda kitabı yayınlandı. Değişik gazete ve dergilerdeki makalelerini de buna eklediğimizde ülkemizin en üretken aydınlarından birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çavdar?ın bir diğer özelliği,

Laz Halk Masalları

Lazca konusunda birçok akademik çalışma yürütülmüştür. Bunlardan biri ünlü dilbilimci Arnoldd Çikobava?nın ?Çharuni Thekstebi / Xopuri Khilokhavi? (Tiflis, 1929) adını taşıyan kitabıdır.
Fransız dilbilimci Georges Dumezil 1930?ların ilk aylarında İstanbul?da Arhavili Lazlardan masallar derlemiş, bunlar 1967 senesinde Paris?te yayımlanmıştır.
En kapsamlı Lazca masal derlemesi Megrel dilbilimci Guram Kharthozia tarafından yapılmıştır. Kharthozia?nın ?Lazuri Theksthebi? adını taşıyan çalışmasının I. Cildinde ( Tiflis, 1972) Sarpi köyünden derlenmiş çok sayıda laz masalı ile şiirler ve hikayeler vardır. Kitabın II. Cildi (Tiflis, 1993) ise daha çok Fındıklı, Ardeşen, Pazar kasabalarında yapılmış, masallarında bulunduğu Lazca derlemeleri içerir.
Laz masalları üzerine yapılan çalışmalar arasında

Şizofreni En Uzak Ülke, Levent Mete

Şizofreni, insanı bilincin köşesine sıkıştırıp, bilinçdışına sığınmak zorunda bırakan bir ruhsal bozukluk.

Alışılagelmiş algılama ve yorumlama biçimlerine yabancılaşan kişi, içinde yaşadığı toplumdan kopuyor ve kendi iç dünyasının derinliklerinde sürüklenmeye başlıyor. Bu olağandışı ve korku verici serüveni yaşayanların ağzından dinlemek ve dünyayı onların gözünden seyretmek şizofreni konusunda bilinçlenmenin ilk basamağı.

“Bir Ruh Sağlığı Merkezi’nin gazetesinde yayınlanan şiir şizofreniyi şöyle tanımlıyor:

Matematik ‘yaramaz’dır! Akıl yürütme, mantık ve matematik; Ahmet Doğan

“Ne yazık ki, çocuklarımızı statik düşünmeye alıştırırız. Çocuk küçükken alabildiğine öğrenme, merak duygusu içindedir; ama aileden başlayan ve okulda devam eden bir eğitim sürecinde, merak duygusunu kalıba döker, düşünme yeteneklerini azaltırız. Bu nedenle öğretmen öğrencinin aklını kışkırtmalı; ama bunu yapması için kendine güvenmesi gerek. Kışkırtırsan, öğrenci araştırır, bulur, seninle tartışmaya gelir. Bundan kaçınmamak gerek. Matematiği çok insan anlatabilir; ama doğru öğretmenlik nedir derseniz, mesele burada düğümleniyor. Öğrencinin beynini olabildiğince özgürleştirecek, sınırlarını zorlayacaksın?”
“Matematik ne işe yarar?”
Bu kitabın yazarının en çok sinirlendiği soru bu. Ama matematik öğretmeni olarak en fazla karşılaştığı soru da, aynı zamanda. Peki kusur,

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”