Kurumsallaşma ve Bakım: Kimin İçin, Nasıl?

Kurumsallaşma kavramı, genellikle “bakımın” ve “profesyonel hizmetin” yokluğuyla ilişkilendirilir. Ancak, bu yaygın kabul gören tanımın ardında, toplumun en savunmasız kesimlerinden biri olan engelli bireylerin uzun süredir taşıdığı acı ve eleştiriler yatar. Bu metin, kurumsallaşmayı sadece fiziksel binalardan ibaret görmeyip, aynı zamanda engelli bireylerin hayatlarını kontrol eden, onları nesneleştiren ve seslerini duyulmaz kılan bir sistemin parçası olarak ele alıyor.

Bakımın Medyatikleşmesi ve Gerçek Sorunlar

Toplumun, özellikle sol görüşlü çevrelerin, mediko-sosyal yapıları ve bakım derneklerini eleştirmesi, bir yandan takdire şayan bir durumdur. Ancak bu eleştiriler genellikle “bakım koşullarının” aşırı medyatikleştirilmesine yol açarken, daha derin ve yapısal sorunları gözden kaçırır. Engelli bireylerin yaşadığı tıbbi istismar, zorla kurumsallaştırma, çocukluk travmaları ve toplumsal şantaj gibi deneyimler, bu tartışmaların gölgesinde kalır. Bu durum, bakım sisteminin asıl mağdurlarının seslerinin duyulmamasını sağlar.

Engelliler: Bakım Nesnesi mi, Vatandaş mı?

Mevcut sistem, engelli bireyleri bilgi edinme, sistemi sorgulama ve hatta ona karşı çıkma yeteneğinden yoksun, pasif bakım nesneleri olarak konumlandırır. Özellikle otistik bireylerin durumu, cinsiyet, ırk ve sınıf gibi diğer baskı mekanizmalarıyla iç içe geçerek daha da karmaşık bir hal alır. Toplumun psikofobisi, yani ruh sağlığı sorunlarından korkması, bu kişilerin sosyal olarak izole edilmesine ve kendi uyumsuzluklarından tek başına sorumlu tutulmalarına neden olur. Onlara, ancak mental sağlıklarını “düzeltmeleri” halinde vatandaşlık hakkı kazanacakları söylenir.

Bu baskı, teşhise erişimi bir hayatta kalma mekanizması haline getirir. Ancak paradoksal bir şekilde, bu teşhis aynı zamanda bireyin kendi deneyimlerini tanımlama yetkisini elinden alır ve onu psikiyatrik otoritenin sınırladığı, keyfi bir kategoriye hapseder. Tanı, hem bir kurtuluş yolu hem de bir esaret zinciridir.

Kurumsallaşmaya Karşı Bir Direniş Çağrısı

Bu kısır döngüden çıkış yolu, sadece kurumları ortadan kaldırmaktan geçmez. Esas hedef, bakımın kendisini yeniden tanımlamaktır. Bu, ilerici bir kurumsallaşma modelini gerektirir. Bu model, kurumlar dışında kendi kendini organize eden, anti-validist akran yardımı gibi alternatif bakım biçimlerinin gelişmesine olanak tanır. Aynı zamanda, engelli bireylerin kendi hayatlarını etkileyen kararlarda söz sahibi olabilmeleri için, ilgili komisyon ve organlarda yer almalarını talep ederiz.

Çünkü bizler, hukuki konuların nesnesi değil, kendi hayatlarımızın öznesiyiz.

Geleceğe Yönelik Talepler

Bu mücadelenin nihai amacı, teşhisin ötesine geçerek, tüm engelli ve marjinalleşmiş bireylerin günlük yaşamlarını iyileştirmektir. Bu, somut ve acil talepleri içerir:

  • Sosyal yardımların basitleştirilmesi ve yaşam standardına uygun hale getirilmesi.
  • Barınma hakkının güvence altına alınması.
  • Haklara erişimin koşulsuz hale getirilmesi.
  • Sosyal hizmetlerin polis işlevinden arındırılması.

Sonuç olarak, kurumsallaşma sadece bir mekân meselesi değildir; bir zihniyet, bir güç ve kontrol mekanizmasıdır. Gerçek ilerleme, bu mekanizmayı yıkıp yerine, her bireyin onur ve özerkliğini esas alan, katılımcı ve dayanışmacı bir bakım modelini inşa etmekle mümkündür.