Etiket: Foucault

Toplumsal Normların Üç Kuramsal Yorumu: Freud, Jung ve Deleuze

Toplumsal normlar, bireyin topluluk içindeki davranışlarını, arzularını ve kimliğini şekillendiren görünmez kurallar olarak insanlık tarihinin temel taşlarından biridir. Freud’un Oedipus kompleksi, Jung’un arketipler kavramı ve Deleuze’ün anti-Oedipus düşüncesi, bu normların kökenini, işleyişini ve etkilerini açıklamak için farklı yollar sunar. Bu üç yaklaşım, birey ile toplum arasındaki ilişkiyi anlamak için tarihsel,

okumak için tıklayınız

Akıl ve Erdem Arasında: Spinoza ile Aristoteles’in Demokrasi Anlayışları ve Huxley’in Ütopyası

Spinoza ve Aristoteles’in demokrasi anlayışları, insanın doğası, özgürlüğü ve toplumsal düzen üzerine köklü farklılıklarla şekillenir. Spinoza’nın panteist dünya görüşü, evrensel bir akıl düzeniyle bireylerin güçlerini birleştirerek özgürleşebileceği bir demokrasi tasavvur ederken, Aristoteles’in hiyerarşik ve teleolojik bakışı, erdemi merkeze alarak demokrasiyi daha sınırlı bir çerçevede değerlendirir. Bu karşıtlık, Huxley’in Cesur Yeni

okumak için tıklayınız

Postkolonyal Özne ve Köksüz Yığın: Bir Varoluş Sorgusu

Postkolonyal özne, modern dünyanın karmaşık dokusunda hem bir fail hem de bir nesne olarak durur. Deleuze’ün “köksüz yığın” (rhizome) kavramı, bu öznenin yerini sorgulamak için verimli bir zemin sunar. Ancak Spivak ve Butler’ın eleştirileri, bu yerleştirmeyi karmaşıklaştırır ve öznenin tarihsel, toplumsal ve dilbilimsel bağlamlarını yeniden düşünmeye zorlar. Bu metin, postkolonyal

okumak için tıklayınız

Gözetimin Toplumsal Dokusu: Platon, Foucault ve Günümüz

Bekçilerin İzinde: Platon’un İdeal Düzeni Platon’un Devlet adlı eserinde bekçiler, toplumun koruyucuları olarak ideal bir düzenin bekçiliğini yapar. Bu seçkin sınıf, bilgiye dayalı bir otoriteyle donatılmış, hem fiziksel hem zihinsel disiplinle şekillendirilmiştir. Görevleri, toplumu kaostan korumak ve erdemli bir düzen sürdürmektir. Ancak bu bekçiler, gözetim yoluyla kontrolü ellerinde tutar; bireylerin

okumak için tıklayınız

Farkın Sesi, Kimliğin Sahnesi: Deleuze, Spivak ve Butler Üzerine Bir Deneme

Varlığın Çoğulluğu Gilles Deleuze’ün fark ontolojisi, varlığın sabit bir özden değil, sürekli bir oluş ve farklılaşma sürecinden türediğini savunur. Bu düşünce, varlığın tekil bir merkezden dağılmadığını, aksine çoklu, ilişkisel ve akışkan bir yapıya sahip olduğunu öne sürer. Deleuze için fark, bir kimlikten önce gelir; varlık, farklılığın kendisi üzerinden tanımlanır. Bu,

okumak için tıklayınız

Arzu-Makineleri: Felsefi Bir Köprü Olarak Deleuze

Gilles Deleuze’ün “arzu-makineleri” kavramı, Spinoza’nın “bedenlerin kapasiteleri” ile Sartre’ın “hiçlik” kavramı arasında derin bir bağ kurar. Bu bağ, yalnızca felsefi bir köprü değil, aynı zamanda sosyolojik, antropolojik, etik ve dilbilimsel bir yeniden düşünme alanıdır. Deleuze, arzu-makineleri ile bireylerin ve toplumların üretim süreçlerini, Spinoza’nın bedensel kapasiteleriyle varlıkların etki ve edilgi güçlerini,

okumak için tıklayınız

Kimliğin İnşası ve Ötekinin Sesi: Butler, Spivak ve Beauvoir Arasında Bir Diyalog

Bu metin, Judith Butler’ın cinsiyet performativitesi, Gayatri Chakravorty Spivak’ın ötekini konuşturma çabası ve Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” ifadesi arasındaki ilişkiyi ve olası gerilimleri inceliyor. Kimlik, öznellik, temsil ve güç dinamikleri üzerinden bu üç düşünürün fikirleri, tarihsel, toplumsal, dilbilimsel ve etik boyutlarıyla ele alınacak. Metin, bu kavramların birbirini

okumak için tıklayınız

İnsanlığın Ötesine Yolculuk: Transhümanizm ve Nietzsche’nin Üst-İnsanı

Transhümanizm, insanın biyolojik sınırlarını teknolojiyle aşmayı vadeden bir düşünce akımıdır. Nietzsche’nin “üst-insan” (Übermensch) kavramı ise, bireyin kendi değerlerini yaratarak insan doğasını yeniden tanımlamasını önerir. Bu iki fikir, insanlığın potansiyelini sorgularken, bir yanda özgürleşme hayalleri, diğer yanda Žižek’in “ideolojik fantazma” eleştirisiyle karşılaşır. Transhümanizm, üst-insanı gerçekleştirebilir mi, yoksa kapitalizmin yeni bir örtüsü

okumak için tıklayınız

Şiddetin İkiliği: Devlet ve Devrim Arasında

Devlet şiddeti ile devrimci şiddet arasındaki ayrım, insanlık tarihinin en karmaşık sorularından biridir. Bu ayrım, yalnızca fiziksel güç kullanımının ötesine uzanır; otoritenin meşruiyeti, ahlaki sınırlar, toplumsal düzenin yeniden inşası ve bireyin özgürlük arayışı gibi derin soruları içerir. Frantz Fanon, Pierre-Joseph Proudhon ve Niccolò Machiavelli, bu soruya farklı tarihsel ve düşünsel

okumak için tıklayınız

İktidarın Düzeneği: Foucault, Platon ve Žižek Arasında Bir Karşılaşma

Foucault’nun disiplin toplumu analizi, Platon’un ideal devletindeki hiyerarşik düzenlemesi ve Žižek’in totalitarizm eleştirisi, insan toplumsallığının düzenlenmesine dair farklı düşünce katmanlarını bir araya getirir. Bu metin, Foucault’nun biyopolitik bakış açısını Platon’un sınıf temelli devlet modeliyle karşılaştırarak, Žižek’in ideoloji ve totaliter yapılara yönelik eleştirilerinin bu karşılaşmayı nasıl dönüştürdüğünü inceler. Tarihsel, toplumsal, düşünsel,

okumak için tıklayınız

Çürümenin Dizesinde Varoluşun Çığlığı

Adorno’nun “Auschwitz’ten sonra şiir yazılamaz” sözü, insanlığın tarihsel bir kırılma noktasında sanatın anlamını sorgular. Bu iddia, Bukowski’nin “çürümenin şiiri” ile karşılaştığında ve Barthes’ın “yazarın ölümü” kavramıyla birleştiğinde, insanın yaratıcılığı, acısı ve anlam arayışı üzerine derin bir tartışma başlatır. Kırılmanın Sessiz Çığlığı Adorno’nun “Auschwitz’ten sonra şiir yazılamaz” ifadesi, Holokost’un insanlık tarihindeki

okumak için tıklayınız

Sanatın Çatışan Yüzleri: Jung, Nietzsche ve Bukowski Arasında Bir Yolculuk

Sanat, insan varoluşunun en karmaşık ifadelerinden biridir; hem bireyi inşa eder hem de toplumu sarsar. Carl Gustav Jung, sanatı bireyleşme sürecinin bir aracı olarak görürken, Friedrich Nietzsche, onun Dionysosçu bir yıkım gücüne sahip olduğunu savunur. Charles Bukowski ise bu iki bakış açısını, ne tam anlamıyla uzlaştırarak ne de reddederek, kendine

okumak için tıklayınız

Arketiplerin ve İradenin Çatışması: Jung, Nietzsche ve Bukowski’nin Varoluşsal İzleri

Kolektif Bilinçdışının Derinlikleri Carl Gustav Jung’un kolektif bilinçdışı, insanlığın ortak hafızasının bir hazinesi olarak, tarih boyunca biriken evrensel sembolleri ve arketipleri barındırır. Bu kavram, bireyin ötesine uzanan, insan türünün paylaştığı bir anlam deposudur. Mitler, Jung’un düşüncesinde, bu kolektif bilinçdışının yüzeye çıkan yansımalarıdır; insanlığın korkularını, arzularını ve varoluşsal sorgulamalarını taşır. Mitler,

okumak için tıklayınız

Stratejik Özcülükten Moleküler Akışlara: Spivak, Deleuze ve Butler’ın Kesişimlerinde Bir Okuma

Bu metin, Gayatri Chakravorty Spivak’ın stratejik özcülük eleştirisini, Gilles Deleuze’ün molar ve moleküler ayrımı üzerinden yeniden düşünmeyi ve Judith Butler’ın queer teorisinin bu okumaya nasıl bir derinlik kattığını incelemeyi amaçlar. Spivak’ın özcülüğe dair eleştirisi, kimliklerin sabitlenmesine karşı bir uyarıyı içerirken, Deleuze’ün molar ve moleküler kavramları, toplumsal yapıların hem katı hem

okumak için tıklayınız

Anlamsızlığın Kıyısında: Camus’nün Başkaldırısı, Sartre’ın Kaygısı ve Bukowski’nin Yitik Karakterleri

Albert Camus’nün “başkaldırı” felsefesi ile Jean-Paul Sartre’ın “angoisse” (kaygı) kavramı, varoluşsal düşüncenin iki farklı damarını temsil eder. Bu iki kavram, insanın anlamsızlıkla, özgürlükle ve sorumlulukla yüzleşme biçimlerini ele alır. Camus, absürdün karşısında direnişi ve anlam yaratmayı önerirken, Sartre kaygıyı özgürlüğün kaçınılmaz bir sonucu olarak görür. Charles Bukowski’nin edebi karakterleri ise

okumak için tıklayınız

Güç, Özgürlük ve İnsanlık: Proudhon, Machiavelli ve Fanon Üzerine Bir İnceleme

Ortaklaşa İdealin Kırılganlığı Proudhon’un anarşist federasyon modeli, insan topluluklarını hiyerarşisiz, karşılıklı yardımlaşma ve özerklik üzerine kurulu bir düzenle yeniden hayal eder. Bu model, merkezi otoritenin reddine dayanır; bireylerin ve toplulukların özgür iradeleriyle, gönüllü iş birliğiyle bir araya geldiği bir sistem önerir. Ancak bu ideal, Machiavelli’nin “Prens”inde betimlenen güç stratejilerinin soğuk,

okumak için tıklayınız

Kapitalizmin Duygusal ve İdeolojik Kıyımları

Duyguların Tutsak Edilişi Kapitalizm, insan ruhunun en saf damarlarından biri olan duyguları bir üretim bandına çevirir. Martha Nussbaum’un “duygusal akıl” kavramı, duyguların yalnızca içsel tepkiler olmadığını, aynı zamanda ahlaki yargılarımızın ve toplumsal bağlarımızın temelini oluşturduğunu savunur. Ancak kapitalizm, bu duygusal aklı bir meta haline getirir. Reklamlar, tüketim kültürü ve sosyal

okumak için tıklayınız

Absürt Edebiyatın Varoluşçu Felsefeyle Buluşması: Bukowski, Sartre ve Camus Üzerinden Bir İnceleme

Absürt edebiyat, insanın varoluşsal boşlukla yüzleştiği, anlam arayışının ironik bir şekilde çöktüğü bir anlatı evrenidir. Varoluşçu felsefe ise bireyin özgürlüğünü, sorumluluğunu ve anlamsızlık karşısındaki duruşunu sorgular. Charles Bukowski’nin çiğ gerçekçiliği, Jean-Paul Sartre’ın sistematik özgürlük arayışı ve Albert Camus’nün absürt isyanı, bu iki disiplinin kesişiminde zengin bir diyalog oluşturur. Bu metin,

okumak için tıklayınız

Hakikat Metaforlar Ordusudur: Nietzsche, Jung ve Bukowski’nin Kesişen Yörüngeleri

Nietzsche’nin “hakikat metaforlar ordusudur” ifadesi, Jung’un arketip teorisiyle ve Bukowski’nin “çürümenin şiiri” olarak adlandırılabilecek ham, yalın poetikasıyla derin bir diyalog kurar. Bu üç düşünce evreni, insan bilincinin, toplumsal yapının ve bireysel varoluşun sınırlarını zorlayarak hakikatin doğasını sorgular. Nietzsche’nin metaforlara işaret etmesi, hakikatin sabit bir özden yoksun olduğunu, dilin ve sembollerin

okumak için tıklayınız

Gerçeklik ile Hayal Arasında: Latin Amerika Edebiyatı ve Heidegger’in Varlık-Hiçlik Kavramları

Latin Amerika edebiyatı, gerçeklik ile hayal arasındaki sınırları bulanıklaştıran bir anlatı geleneğiyle tanınır. Bu edebiyat, tarihsel travmalar, sömürgecilik sonrası kimlik arayışları ve toplumsal eşitsizliklerle şekillenirken, aynı zamanda insanın varoluşsal sorgulamalarına da derin bir alan açar. Martin Heidegger’in “varlık” ve “hiçlik” kavramları, bu edebiyatın temel gerilimlerini anlamak için güçlü bir felsefi

okumak için tıklayınız

Kadın ve Fallus: Lacan ile Derrida Arasında Bir Çatışma

Jacques Lacan’ın “kadın” kavramını fallus merkezli tanımlaması ile Jacques Derrida’nın ikili karşıtlıkları yapısökümüne uğratma projesi, felsefi düşüncenin derinliklerinde bir gerilim yaratır. Bu gerilim, yalnızca dil ve anlamın sınırlarını değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyetin, kimliğin ve öznelliğin nasıl inşa edildiğini sorgular. Lacan’ın fallus odaklı sembolik düzeni, anlamın hiyerarşik bir yapıda sabitlenmesini

okumak için tıklayınız

Şiddet, Karşılıklılık ve Erdem: Fanon, Proudhon ve Machiavelli Üzerine Bir İnceleme

Frantz Fanon’un dekolonyal şiddet teorisi, Pierre-Joseph Proudhon’un karşılıklılık ilkesi ve Niccolò Machiavelli’nin virtù kavramı, insan topluluklarının özgürlük, adalet ve güç arayışında kesişen ama aynı zamanda çatışan yollar sunar. Fanon’un sömürgecilik karşıtı mücadelesi, Proudhon’un işbirliğine dayalı toplumsal düzeni ve Machiavelli’nin pragmatik liderlik anlayışı, modern dünyanın etik, toplumsal ve tarihsel sorularına yanıt

okumak için tıklayınız

Kırılgan İyilik ve Sosyal Adaletin Dönüştürücü Gücü

İnsanın Kırılgan Doğası ve Erdemin Yeniden Tanımlanması Martha Nussbaum’ın “kırılgan iyilik” (fragility of goodness) kavramı, insanın hem bireysel hem de toplumsal varoluşunun temelinde yatan kırılganlığı merkeze alır. Aristoteles’in erdem anlayışı, eudaimonia (mutlu ve iyi bir yaşam) hedefiyle bireyin ahlaki karakterini geliştirmesi üzerine kuruludur; ancak bu ideal, genellikle insanın kendi kontrolü

okumak için tıklayınız

Cinsiyet Kimliklerinin Simgesel ve Anlamsal Uçurumları: Lacan, Derrida ve Butler’ın Tartışmaları

Cinsiyet kimlikleri, insan varoluşunun en karmaşık ve çok katmanlı meselelerinden biridir. Jacques Lacan’ın simgesel düzen anlayışı, Jacques Derrida’nın anlamın ertelenmesi fikri ve Judith Butler’ın performatif cinsiyet teorisi, bu konuyu farklı düzlemlerde ele alarak hem bireysel hem de toplumsal boyutlarını sorgular. Bu metin, Lacan’ın sabitlik arayışını, Derrida’nın anlamın sürekli kaçışını ve

okumak için tıklayınız

Psikanalizin Çift Yönlü Doğası

Psikanaliz, insan ruhunun derinliklerine inen bir yolculuk olarak ortaya çıkarken, aynı zamanda modern toplumların birey üzerindeki etkilerini sorgulayan bir araç olmuştur. Sigmund Freud’un bilinçdışı kavramıyla temellendirdiği bu disiplin, bireyin iç dünyasını anlamayı ve onu özgürleştirmeyi vadeder. Ancak Michel Foucault’nun eleştirel bakış açısı, psikanalizi bir özgürlük pratiğinden çok, bireyi denetleyen ve

okumak için tıklayınız

Varlığın Çıplak Yüzleşmesi: Sartre, Camus ve Bukowski’nin İnsanlık Sorgusu

Jean-Paul Sartre’ın Bulantı’sı, Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’nde ortaya koyduğu “Sisifos mutluluğu” ve Charles Bukowski’nin “pislik altındaki şiir”i, insan varoluşunun anlam arayışını farklı pencerelerden ele alır. Sartre, varlığın absürtlüğüyle yüzleşmenin tiksintisini; Camus, bu absürtlüğü kabullenip ona rağmen yaşamanın direncini; Bukowski ise kaosun ve çamurun içinde estetik bir başkaldırı bulur. Bu metin,

okumak için tıklayınız

Sartre’ın Kötü Niyeti ve Spinoza’nın Conatusu: Özgürlüğün ve Varoluşun Kesişiminde Bir Yeniden Yorum

Jean-Paul Sartre’ın “kötü niyet” (mauvaise foi) kavramı, insanın özgürlüğünü inkar ederek kendini aldatma eğilimi bir durum olarak, varoluşsal felsefenin temel taşlarından biridir. Öte yandan, Baruch Spinoza’nın “conatus” kavramı, her varlığın kendi varlığını sürdürme ve yetkinleşme çabası olarak tanımlanır; bu, yaşamın özsel bir dürtüsüdür. Bu iki kavram, ilk bakışta birbirine zıt

okumak için tıklayınız

Feyerabend ve Anarşizm Üzerine Tezler: Bilginin ve Özgürlüğün Sınırları Üzerine Bir İnceleme

Bilimin Dogmalarına Karşı Bir İsyan Paul Feyerabend’in Anarşizm Üzerine Tezler adlı eseri, bilimin evrensel bir hakikat üreticisi olarak yüceltilmesine karşı cesur bir başkaldırıdır. Feyerabend, bilimin tarih boyunca değişken, kaotik ve bağlama bağlı bir etkinlik olduğunu savunur. Onun gözünde bilim, katı kurallarla işleyen bir makine değil, insan yaratıcılığının ve toplumsal dinamiklerin

okumak için tıklayınız

İdeal Düzen ile Kırılgan Aradalığın Çatışması: Platon, Foucault ve Žižek’in Düşünceleri

Platon’un Devlet adlı eseri ile Foucault’nun heterotopya kavramı, insan toplumu ve mekânın anlamlandırılması üzerine köklü düşünceler sunar. Platon’un idealize edilmiş düzeni, mutlak bir ahenk arayışını temsil ederken, Foucault’nun heterotopyası, toplumsal gerçekliğin çelişkili ve geçici mekânlarını öne çıkarır. Žižek’in ideolojik eleştirisi ise bu iki vizyonu, modern dünyanın manipülatif dinamikleri üzerinden yeniden

okumak için tıklayınız

Ailenin Tarihsel Terapisi: Foucault’nun Söylem Analizi Işığında

Söylemin Gücü ve Ailenin DoğuşuMichel Foucault’nun tarihsel söylem analizi, kavramların ve kurumların, tarihsel süreçlerde güç ilişkileri aracılığıyla nasıl inşa edildiğini ortaya koyar. Aile, modern toplumlarda bir sevgi ve dayanışma yuvası olarak idealize edilse de, Foucault’nun merceği altında bu kavram, tarihsel güç dinamiklerinin bir ürünü olarak belirir. Aile, yalnızca bireylerin bir

okumak için tıklayınız

İnsanın Doğayla Savaşının Psikodinamiği

İnsanın doğaya savaşı, yalnızca bir çevre meselesi değildir; bu, insanın hakikatle ilişkisini, benliğiyle çatışmasını, iktidar yapılarını, bilinçdışını, hatta varoluşsal korkularını açığa çıkaran çok katmanlı bir dramadır. Şimdi bu olguyu multidisipliner olarak açalım. Psikanaliz, felsefe ve siyaset kuramını iç içe geçirerek: 🔥 1. Psikodinamik Yaklaşım: Doğayla Değil, Gölgeyle Savaş Jung: İnsan

okumak için tıklayınız

Auschwitz’ten Sonra Şiir: Tarihsel Travmanın Kültürel ve Anlatısal Yansımaları

Barbarlık ve Şiirin Sınırları Adorno’nun “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” ifadesi, insanlık tarihinin en karanlık kırılma noktalarından birini, Holokost’u, kültürel üretimin etik ve estetik sınırlarını sorgulayarak ele alır. Bu ifade, yalnızca bir ahlaki duruş değil, aynı zamanda sanatın, tarihsel travmanın ağırlığı altında nasıl bir anlam taşıyabileceği sorusunu ortaya koyar. Auschwitz,

okumak için tıklayınız

Göbeklitepe ve Pastoral İktidarın Doğuşu

Toprağın Çağrısı ve İnsanlığın Dönüşümü Tarım toplumuna geçiş, insanlığın yeryüzüyle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayan bir eşikti. Göçebe avcı-toplayıcıların bitkiyi ve toprağı ehlileştirme çabası, yalnızca karın doyurmanın ötesinde, bir varoluş devrimiydi. Foucault’nun “pastoral iktidar” kavramı, bu dönüşümü anlamak için güçlü bir mercek sunar: İnsanlar, toprağı kontrol ederken, kendilerini de bir kontrol

okumak için tıklayınız

Bireyleşme, Ahlak ve Kapitalist Tuzak: Özgürlüğün Çelişkileri

Jung’un Bireyleşmesi: Kendilikle Kolektif Arasında Carl Gustav Jung’un bireyleşme süreci, insanın kendi benliğini keşfetme yolculuğunu, kolektif bilinçdışının derinlikleriyle uzlaştırma çabasıdır. Bu süreç, bireyin içsel çatışmalarını, arketipleri ve kolektif mitleri tanıyarak bir bütünlük arayışını içerir. Ahlaki sorumluluk burada, bireyin yalnızca kendi arzularına değil, aynı zamanda insanlığın ortak mirasına karşı bir borçluluk

okumak için tıklayınız

Özgür İradenin Gölgesinde: Bir Yanılsamanın Anatomisi

Bilinçdışının Zincirleri Freud’un bilinçdışı, insan ruhunun karanlık bir kuyusu gibi işler; arzular, bastırılmış dürtüler ve toplumsal normların dayattığı zincirler burada çarpışır. İd, ego ve süperego arasındaki bu gerilim, bireyin özgür iradesini sorgulamaya iter: Arzularımız mı bizi yönlendirir, yoksa toplumun bize giydirdiği ahlaki kılıf mı? Freud’a göre, bilinçdışı, toplumsal normların içselleştirilmiş

okumak için tıklayınız

Kitlelerin Pasifizasyonu ve Direnişin Sınırları

Kültür Endüstrisinin Gölgesinde Pasifizasyon Adorno’nun kültür endüstrisi, kitleleri standardize edilmiş hazlarla uyutan bir makine olarak işler. Medya, sanat ve eğlence, kapitalist düzenin birer aygıtı haline gelerek bireyleri eleştirel düşünceden uzaklaştırır, onları tüketim toplumunun itaatkâr öznelerine dönüştürür. Bu pasifizasyon, psişik bir uyuşma yaratır; birey, kendi arzularını sistemin sunduğu sahte seçeneklerle özdeşleştirir.

okumak için tıklayınız

Mitler, Arketipler ve İktidarın Dili: Psikolojiden Yapısöküme Bir Yolculuk

Arketiplerin Mitolojik Kökenleri ve Psikolojik Yankıları Jung’un arketipler teorisi, insanlığın kolektif bilinçdışında yatan evrensel sembolleri ve imgeleri, mitolojik anlatılarla bağdaştırır. Kahraman, bilge, ana tanrıça gibi arketipler, mitlerde tekrar eden figürlerdir; örneğin, Odysseia’daki kahramanın yolculuğu ya da İsis’in anaç koruyuculuğu. Jung, bu motiflerin insan psişesinin derinliklerinde kök saldığını ve bireysel deneyimleri

okumak için tıklayınız

Negatif Diyalektik, Söylem ve Yapısöküm: Hakikatin Sınırlarında Bir Sorgulama

Adorno’nun negatif diyalektiği, Foucault’nun söylem analizi ve Derrida’nın yapısökümü, modern düşüncenin hakikat, güç ve anlam üzerine kurduğu sorgulamaların kesişim noktalarını oluşturur. Bu üç düşünür, epistemolojik arayışlarında sabit bir hakikat merkezini reddederken, Lacan’ın simgesel düzeni bu sorgulamaları bir anlamlandırma çerçevesine oturtur. Tarihsel gerçeklikler, bu yaklaşımların ışığında hem yeniden yapılandırılır hem de

okumak için tıklayınız

Spinoza ve Foucault’da İktidar Eleştirisi – Ulus Baker (sesli dinle)

Spinoza’da potestas [iktidar] ile potentia agendi [eyleme kudreti] ayrımı. – Foucault’nun, hukuk modeline dayanan iktidara yönelik eleştirisi: teknoloji olarak iktidar. – İlkel toplumlarda devletsizlik; göçebelik-yerleşiklik; savaş makinası. – Batı’nın ve Doğu’nun farklı doğa koşullarına tepkileri: doğrudan müdahale/dolaylı negatif eylem. – Bakış açısı fikriyatının özeti. – Affect’ler ve imgeler kuramı. –

okumak için tıklayınız

Aşırılığın Peygamberleri / Nietzsche, Heidegger, Foucault, Derrida

Batı tarihinde birkaç düşünür aşkın ve zorlayıcı kültürel vizyonlar ortaya koymuştur. Bu vizyonlar önceki düşüncelerden kopmaları açısından aşkın, kendilerinden sonra gelen düşünürleri onları büyük bir ciddiyetle ele almaya itmeleri açısından zorlayıcıdırlar. Bu tür vizyonları dile getiren düşünürlere yerinde bir nitelemeyle gündem belirleyiciler adı verilir: Onlar kendilerini takip edenler için düşünsel

okumak için tıklayınız

Foucault’yu Marx’la Okumak – Jacques Bidet

Marx ile Foucault’nun düşüncelerinin birbirine zıt olduğu, bağdaşamayacağı kabul edilir. Foucault’nun bir dönem Marksizme yakın dursa da sonrasında onu sert biçimde eleştirdiği, düşüncesinin temel kavramlarını Marksizme alternatif olmak üzere geliştirdiği bilinir. Yine de bu iki düşüncenin iletişime sokulması büsbütün imkânsız mıdır? Değilse bu iletişimin koşulları nelerdir? Dahası, böyle bir ilişkiden

okumak için tıklayınız

Gizli Emir: Bir OHAL romanı – Ahmet Ergenç

Melih Cevdet’in Gizli Emir’i nedense bizim ‘darbe/ sıkıyönetim dönemi edebiyatı’ kanonuna pek dâhil edilmez, hâlbuki olağanüstü hal denilen şeyin tuhaf mantığını soğuk metaforlarla en iyi anlatan fikir romanlarından biri. Fikir romanı diyorum çünkü yayımlandığı zamana (1969) özgü tarihsel ve coğrafi detaylardan çok zamansız- mekânsız bir bakışla, dünyanın herhangi bir yerinde

okumak için tıklayınız

Foucault – Öznenin Yitiminden Yeniden Doğuşuna – Eric Paras

“Bu kitabın amacı, uygulama tarihi olarak yürütülen bir düşünsel tarih sunmaktır: Başka bir ifadeyle yöntemleri, gereçleri, kavramları ve retorik yöntemlerini tahlil ederek, yani felsefi pratiğini analize tabi tutarak, Foucault’nun öznellik anlayışının geçirdiği şaşırtıcı evrimi çözümlemektir. Görüleceği üzere bu amacın taşıdığı zorluk, Foucault’nun düşünsel serüveninin hiçbir zaman aynı yerde durmayan bir

okumak için tıklayınız

Dostum Foucault

Paul Veyne, Foucault adlı kitabında parlak düşüncenin arkasındaki parlak ve mücadeleci insana daha da yaklaşmamızı sağlıyor. Türkçe artık Foucault okurları için oldukça zengin bir dil haline geldi. Foucault?nun henüz İngilizce?ye çevirilmeden Türkçeye aktarılmış Collége de France dersleri, Seçme Yapıtlar başlığıyla ciltler dolusu makaleleri ve söyleşisinin yayımlanması Türkiye?de Foucault felsefesinin derinlemesine

okumak için tıklayınız

Foucault Düşüncesi Kişiliği – Paul Veyne

Michel Foucault ve Paul Veyne. Filozof ve tarihçi. Paul Veyne’nin Foucault’nun düşüncesi ve kişiliğini anlattığı bu kitap sadece bir tarihçinin gözüyle değil bir “dost” bakışıyla yazılmış bir kitap. Foucault’nun yakın dostu Veyne, filozofun devrim niteliğindeki düşüncelerini bu düşünceleri biçimleyen yaşamıyla birlikte ele alıyor. Filozofun kişiliğinde ete kemiğe bürünen bu düşünce

okumak için tıklayınız

İnsan Doğası Tartışmaları: Mıchel Foucault ve Noam Chomsky – Esra Ay

BGST yayınlarından çıkan İNSAN DOĞASI: İKTİDARA KARŞI ADALET adlı kitap iki büyük düşünce adamının farklı birkaç konuda yaptığı sohbet havasında geçen tartışmaları içermektedir. Bu konulardan en çekişmeli geçenlerden biri de insan doğası kavramı ile ilgili olanıdır. Kitap ikili arasında geçen tartışmanın kaydı niteliğindedir. Ancak tartışma esnasındaki kısıtlı zaman sorunu nedeniyle

okumak için tıklayınız

Foucault ve İran Devrimi / Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığı Ayartmaları – Janet Afary, Kevin B. Anderson

“Mart 1979?da ilk eşcinsel idamlarından sonra 14 Nisan 1979?da, Foucault?nun, Mehdi Bezirgan?a yazdığı ?açık mektup?ta yer alan şu ifadeler, filozofun içine düştüğü durumu göstermesi bakımından oldukça dramatiktir. ?İnsan haklarını iddia ederken insanları ezen tüm rejimlerden bahsetmiştik. O zamanlar İranlıların geniş kesimlerin desteklediği İslamcı hükümet kurma arzusunun içindeki bir umudu ifade

okumak için tıklayınız

Proudhon’dan Deleuze’e Anarşist Felsefe Sözlüğü – Daniel Colson

Bu sözlük kendine koyduğu sınırlar içinde eğretidir, çok sayıda ekleme ve düzeltmeye müsaittir. Bilinçli soyutluğu içinde tek bir hedefi vardır ve dört noktada özetlenebilir: 1) Anarşi’ye bağlılığını kararlı bir şekilde belirten bir hareketin olası (ve paradoksal) teorik tutarlılığının anlaşılmasını sağlamak; 2) uzunca bir süre ortadan silindikten sonra yirminci yüzyılın ikinci

okumak için tıklayınız